İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Anayasa Mahkemesi Üyeliğine Seçim Tartışmaları: Tehlikeli Gidişat…

Anayasa Mahkemesine üyelikle ilgili olarak Aralık 2020’de Türkiye’de bir ilk olmasa da tuhaflık düzeyi itibariyle özellik arz eden bir gelişme yaşandı.

10 Ocak 2021’de görev süresi sona eren bir üye yerine Anayasadaki usule göre yeni üye seçimi için Yargıtayda başlatılan seçim sürecinin 2 Aralık 2020 tarihinde tamamlanması ve en fazla oyu almış üç kişinin Cumhurbaşkanına bildirilmesi gerekiyordu. Ancak basına yansıdığı şekliyle, sürpriz bir şekilde HSK tarafından sadece iki kişi için gerçekleştirilen Yargıtay’a üye seçimindeki “sürprizi“, seçilenlerden Başsavcı olan kişinin (İrfan Fidan), seçim yapılır yapılmaz Anayasa Mahkemesi üyeliği için adaylığını açıklamasıyla somutlaşmış oldu. Ancak sürprizler/ilginçlikler devam etti. (1) 2 Aralık’ta yapılması gereken ve adayların artık belli olduğu seçim, bu adaylık açıklamasının ardından, Yargıtayca “pandemi” gerekçesiyle ertelendi. Erteleme (2) Başsavcı’nın kamuda yeni göreve başlamak için gerekli olan 15 günlük süre kadar idi ve (3) yüksek oy alacağına kesin gözüyle bakılan bazı adayların Başsavcı lehine adaylıktan çekilmesinin ardından 17 Aralık 2020’de yapılan seçimde Başsavcı (4) rekor oy alarak seçimlerde birinci çıktı ve Cumhurbaşkanına sunulacak listenin ilk sırasına yerleşti. (5) Aradan bir aydan fazla zaman geçmesine rağmen henüz bir atama yapılmadı. Kamuoyunda elbette çok sert eleştiriler yapıldı ve genel kanaat, bu kurgunun, söz konusu kişinin Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmasına işaret ettiği yönünde. Oysa, eskiden, Eski Türkiye zamanında, Cumhurbaşkanlarının Anayasa Mahkemesine yapacakları üye atamalarının “şapkadan tavşan çıkarma” gibi sürprizler barındırdığı ifade edilirdi. Şeffaf bir süreç talep edilir, kamuoyunun denetiminde teknik ve ahlaki liyakatin Anayasa Mahkemesine yansıması arzulanır, atama prosedürü bu nedenle eleştirilirdi.

Temel sorun şu: Yargıtay’da yıllardır süren, öngörülebilirlik sağlayan ve artık teamül halini de almış uygulama hangi “meşru” ve “üstün” kamusal yarar nedeniyle bir kenara atılmış ve hangi üstün özelliği nedeniyle bir Başsavcı bir gün dahi temyiz deneyimi yaşamadan Yargıtay tarafından rekor bir oyla Anayasa Mahkemesi üyeliğine layık görülmüş ve listenin ilk sırasında Cumhurbaşkanına gönderilmiştir?

Bu kanımca hayati bir soru. Bu sorunun pek çok yönü vardır. Kamuoyuna ve basına yansıdığı şekliyle politik yönden tartışılabilir, ancak sadece bir politik sorun olmadığını, aksine ciddi bir hukuki sorun olduğunu düşünüyorum.

Bu yazı kaleme alınırken henüz bir atama yapılmış değil. Ne Yargıtay ne de Cumhurbaşkanlığı bu konuda bir açıklamama yapmamış, prosedürün Anayasanın ve yasanın şekil şartlarına uygun bir şekilde yapılıp yapılmadığı, sürecin bilgisel, deneyimsel ve ahlaki liyakati sağlayacak şekilde yönetilip yönetilmediği konusunda bir aydınlatma sağlanmamıştır.

Hukuki Durum Nedir?

Anayasanın 146. Maddesine göre Anayasa Mahkemesinin üye sayısı 15 olup, 3’ü TBMM tarafından 2/3 ile, bu sağlanamadığında salt çoğunlukla seçilmektedir. 12’si ise Cumhurbaşkanınca seçilir. Bunlardan 4’ünü Cumhurbaşkanı doğrudan, 8’ini ise Yargıtay (3), Danıştay (2), YÖK’ün (3) her boş yer için gösterecekleri üçer aday arasından seçer.

Hemen belirtelim ki üye atama veya seçme sistemi, 1982 Anayasasının ilk halinden beri “tarafsız” Cumhurbaşkanı varsayımına göre kurgulanmış, bu nedenle de Cumhurbaşkanınca yapılacak atamaların ayrıca Parlamento tarafından onaylanmasına ihtiyaç duyulmamıştı. 2010 yılında yapılan değişikliklerle üye sayısı arttırılırken, 17 üyenin 3’ünün TBMM tarafından 2/3 çoğunlukla, bunun sağlanamadığı durumda salt çoğunlukla seçilmesininin mazur görülmesinin gerekçesi, 14’ünün “tarafsız” bir Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor olması ve TBMM’nin salt çoğunlukla da olsa kısmi bir demokratik meşruiyet sağlıyor olmasıydı. Ayrıca üye seçiminde kaynak çeşitliliği, hakimin kişiliği, eğitimi ve insan kalitesinin arttırılması temel amaçlardan biri olarak ifade edilmişti (Komisyon raporu için bkz: https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem23/yil01/ss497.pdf

2017 Anayasa değişikliği Anayasa Mahkemesine ilişkin hükümlerde, 17 olan üye sayısını Askeri yargının kaldırılması nedeniyle 15’e indirilmesi dışında, bir değişikliğe yol açmamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesinin 15 üyesinden 12’sinin Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor olması, Cumhurbaşkanının niteliği ve kimliği değiştiği için esaslı ve radikal bir değişim anlamına gelmektedir.

Şöyle açıklayalım: 1982 Anayasasının ilk kurgusunda (1961 Anayasasına benzer şekilde) Cumhurbaşkanları genelde aktif siyasetin dışında, tercihen askeri veya üzerinde partilerin uzlaşabileceği bürokratik deneyime sahip kişiler arasından belirlenmekte veya belirlenmesi beklenmekteydi. Bu tasarıma uygun olarak Cumhurbaşkanlarının varsa siyasi parti ve TBMM üyeliği sona eriyordu. Cumhurbaşkanının göreve başlarken ettiği tarafsızlık yemini, sadece hukuki yetkilerini değil, aynı zamanda siyasi duruşunu ve tutumunu da tarafsızlık ilkesine uygun bir şekilde yerine belirlemesi zorunluluğunu ifade etmekteydi. Diğer bir ifadeyle Cumhurbaşkanı ulusun birliğini temsil etmesi ve hakemlik fonksiyonu nedeniyle hem hukuken, hem siyaseten, hem de görev ahlakı itibariyle tarafsız davranmak zorundaydı. O kadar ki cezai sorumluluğu bile, bu niteliklere sahip bir kişinin zaten hukuki kalkanlara ihtiyacı olmaz düşüncesiyle, Anayasada düzenlenmemişti. Hatırlatalım, 1924 Anayasası partili Cumhurbaşkanı modeli öngördüğünden, Cumhurbaşkanının da dokunulmazlıktan yararlanacağı kabul edilmişti.

Bu nedenle ve özellikle 1982 Anayasasında TBMM’nin hükümeti denetleme araçlarının pratikte çalışmadığı her durumda, Cumhurbaşkanı Anayasal düzenin selameti için güçlü yetkilerle donatılmış, bir bakıma devlet mekanizmasının parlamento çoğunluğunun hegemonyasına girmeksizin, siyasi partilere eşit mesafede çalışması arzulanmıştı. Bu yaklaşımın sonucu olarak da özellikle yargı erki gibi siyasal yönlendirmelere kapalı kurumlarda atamalar, tarafsız Cumhurbaşkanına bırakılmıştı. 1982 Anayasasının, beğenmek zorunda değiliz, ancak kurgusu böyleydi.

Her bir hukuk normunun da ait olduğu kurumsal tercih ve yetki haritası içinde anlamlandırılması gereği tartışmasızdır. Zira bu kurgunun işleyişini bozacak bir hukuki yorum, yasa/anayasa koyucunun iradesine aykırı sonuçlar doğurur. Yine 1982 Anayasasının “yargı bağımsızlığını, üst yargı atamalarında tarafsız Cumhurbaşkanını yetkilendirmek suretiyle güvenceye alması” amacı ilgili yetkilerin kullanımında dikkate alınmak zorundadır.

Devam edelim: 2007 yılında “367 Kararı” krizi nedeniyle Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi esası benimsendi. Ancak Bu kural ilk defa 2014 Cumhurbaşkanı seçiminde uygulandı. Bununla birlikte yetkilerde bir değişiklik olmadığından, anayasal kurguda bir değişiklik de söz konusu olmadı. 2014 yılında seçilen Cumhurbaşkanının Bakanlar Kuruluna başkanlık etmeye başlaması ve seçim sürecinde bir siyasi parti adına sahaya çıkması, Anayasadaki kurgunun bir ifadesi olmayıp, esasen Anayasaya aykırı eylemler olarak nitelendirilebilir.

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile TBMM’nin Anayasa Mahkemesine üç üye seçme imkanına kavuşturulması kurguyu bozmayan, aksine, minimal düzeyde de olsa, tarafsızlığın anahtarı olan çoğulculuğu sağlaması nedeniyle kurguyu demokratik yönde tamamlama amacı taşıyan bir adımdı.

2017 Anayasa değişikliği ise kurguyu bozdu, eski kurguyu yenisiyle ikame de etmedi. Kurgunun bozulması Cumhurbaşkanının niteliği ve statüsünde gerçekleşti: Cumhurbaşkanı artık bir başkandır, yürütmenin tek başıdır, siyasi parti üyesi ve siyasi parti lideridir. Eşgüdümlü seçimler ve Siyasi Partiler Kanunun sağladığı imkanlarla parlamento çoğunluğuna egemen hale gelmiştir. 2016 itibariyle çıkarılması gereken kanunlara, yargısal reformlara, temel hak ve özgürlükleri ilgilendiren düzenlemelere Cumhurbaşkanı karar vermiştir. Siyasi denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırılmış, başkanlık sistemine uygun olanlardan da sarfı nazar edilmiştir. Bu nedenle yargıçların kaderine hakim olan ve kimin Yargıtay veya Danıştay üyeliğine seçileceğine kadar veren HSK doğrudan Cumhurbaşkanına bağlı hale gelmiştir. HSK’nın başkanı, yani Adalet Bakanı, artık Meclise karşı herhangi bir sorumluluğu bulunmayan ve doğrudan Cumhurbaşkanı tarafından atanan bir görevlidir ve özgün politika üretme yetki ve imkanına sahip değildir. Geçici düzenlemelerle Danıştay ve Yargıtay’ın üyeliklerinde arınma gerçekleştirildi. HSK’nın tüm üyelerinin görevi sona erdirildi ve Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan/dolaylı atandı. Üniversite rektörleri ile YÖK üyelerini doğrudan belirlemektedir.

Özet olarak ifade edersek, halihazırda bir siyasi partinin lideri olan Cumhurbaşkanının iradesi dışında bir kişinin yargıçlığa atanması mümkün olmadığı gibi, HSK’ya, HSK tarafından Yargıtay’a ve Danıştay’a, YÖK üyeliğine atanması da zaten doğrudan/dolaylı biçimde Cumhurbaşkanının iradesi ve onayıyla gerçekleşmektedir. Bu da özellikle 2017 sonrasında Anayasa Mahkemesine yapılan tüm atamaların ya doğrudan veya Cumhurbaşkanının önüne gelecek adayları da yine Cumhurbaşkanı belirleme imkanına sahip olduğundan, şeklen dolaylı ancak yine doğrudan Cumhurbaşkanınca gerçekleştirildiğini göstermektedir. Kısaca yargı bir bütün olarak bir parti liderinin kontrolüne girmiş görünmektedir. Bu hukuki veriler ışığında, Başsavcının olağan Yargıtay üyeliklerine seçim rutini dışında üye seçilmiş olması, seçilir seçilmez Yargıtay’da tek bir gün dahi temyiz faaliyetinde bulunmadan Anayasa Mahkemesi üyeliğine adaylığını ilan etmesi, bunun üzerine Yargıtay’ın seçimi ertelemesi ve bu arada Yargıtay’da deneyim sahibi bazı üyelerin Başsavcı lehine üyelikten çekilmesi ve Başsavcının rekor bir oyla aday listesine ilk sıradan girip Cumhurbaşkanının önüne gelmesinin, Cumhurbaşkanının bilgisi, iradesi onayı dışında mümkün olabileceğini kabul etmek için geçerli bir neden bulunmamaktadır. Bu yönüyle bakıldığında, Başsavcının Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmasının mevzuat bakımından esaslı bir sorun oluşturduğu söylenebilir.

Diğer taraftan Yargıtay’dan, Danıştay’dan ve diğer kaynaklardan Anayasa Mahkemesine üye seçiminin temel amacı, kaynak çeşitliliğinin sağlanmasıyla birlikte bu kaynakların deneyim ve bilgisinin Anayasa Mahkemesinin içtihatlarına aktarımının sağlanmasıdır. Temyiz mercilerinde hukuki denetim deneyimine sahip olmayan yargıçların Anayasa Mahkemesine gelme yolu Anayasanın 148. maddesinin 3. fıkrasının son cümlesinde gösterilmiştir. Cumhurbaşkanı doğrudan atayacağı dört üyeden birini “birinci sınıf hakim ve savcıları” arasından seçebilir. Temyiz Mahkemelerinde herhangi bir deneyim sahibi olmamış yargıçların Anayasa Mahkemesine seçiminin başka yolu bulunmamaktadır. Olmayan imkanın, yasaların şekli imkanları zorlanmak suretiyle üretilmeye çalışılması, gerek atayan merci gerekse atanacak kişi bakımından hem teknik, hem de görev ahlakı bakımından bir uygunsuzluğa işaret eder. Her iki sorun, her şeyden önce hukuki bir sorun olup, Anayasa Mahkemesinin tarafsız ve bağımsız mahkeme sıfatını tartışmalı hale getirebilecek niteliktedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ne Diyor?

Liyakate göre seçim/atama yapılması, sadece yargı makamını ‘mahkeme’ haline getirecek teknik kapasiteyi sağlamaz, aynı zamanda yargıya kamu güveninin sağlanması bakımından da hayatidir ve yargıçların kişisel bağımsızlığı için de destekleyici bir güvencedir” diyor, son verdiği bir kararında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Guðmundur Andri Ástráðsson v. Iceland, App. 26374/18, 1/12/2020, § 222 [BD]; Türkçe özet çeviri).

Karar demokrasinin en sağlıklı işlediği, hukukun üstünlüğü kuralına örnek derecede uyulduğu ve nihayetinde yargıya güvenin çok yüksek olduğu bir İskandinav ülkesine karşı verilmiştir. İzlanda’da yeni kurulan Temyiz Mahkemesi üyelerin seçimi Değerlendirme Komitesinin önerdiği listeden Meclisçe her biri için oylama yapılmak suretiyle gerçekleştirilmesi bekleniyordu. Ancak Adalet bakanı, Düzenleme Komitesinin önerdiği 15 kişilik listeden 11’ini esas alıp, liste dışındanda 4 aday belirlemiştir. Bu adaylardan biri kıdem itibariyle diğerlerine göre daha düşüktür. Başvurucu bu kişinin kendi davasına bakacak olmasına itiraz etmiş ve reddi hakim talebinde bulunmuştur. İzlanda Yüksek Mahkemesi bu konuda usuli hatalar olduğunu tespit etmiş olsa bile, bunun adil yargılanma hakkına zarar vermediğini belirtmiştir. Ancak AİHM aksi görüştedir ve yargıç atamalarındaki usule aykırılıkların hem ahlaki bütünlük hem de teknik yönden hukuka aykırılık oluşturacağını, bunun da “yasa ile kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkını” ihlal edeceğini tayin etmiştir.

AİHM’nin ilkesel kararındaki tespitler can alıcı ve özellikle Türkiye gibi legalist, yasanın lafzının açıkça yasaklamadığı her tür uygulamayı siyasetin sınırsız takdir alanında görmeyi meşru gören yaklaşımın çok problemli olduğunu gösteriyor. AİHM atamalarda, özellikle yargıç atamalarında teknik yeterliliğin yanında, ahlaki bütünlüğü de kurucu mahiyette görmekte, sadece teknik yeterliliğin sağlandığı bir atama prosedürünün “yasa ile kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı” için yeterli olmadığının altını çizmektedir.

Mahkeme yasa koyucunun yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını sağlamak için getirdiği prosedürlere sadece bir şekil olarak uyulması, ancak yasa koyucunun gerçekleştirmek istediği “bağımsız ve tarafsız yargı” amacıyla uyuşmayan bir atamanın yapılmasını, demokratik bir toplumda hukuki uyuşmazlıkların çözümü için gerekli meşruiyette eksikliğe yol açacağı uyarısında bulunmaktadır (§ 211). Mahkemeye göre erkler arasında işbirliği gerekli olabilir, ama bu gereklilik, erklerin birbirlerinin alanını ihlaline izin vermez (§ 215). Mahkemenin parlamenter hükümet modeli için koyduğu bu sınır, başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerde öncelikle geçerli olmak zorundadır. Zira parlamenter sistemde, Adalet Bakanının seçim prosedüründeki tutumu politik olsa bile, Meclise karşı hesap vermek zorunda iken, başkanlık sisteminde meclise karşı sorumluluk da bulunmadığından, takdir hakkındaki keyfilik özellikle yargı bağımsızlığın için tehdit oluşturur.

Mahkemeye göre bir mahkemenin yasa koyucunun niyetine uygun olmayan bir şekilde kurulmuş olması, zorunlu olarak demokratik bir toplumda hukuki uyuşmazlıkların çözümü için gerekli meşruiyette eksikliği yol açacaktır (§ 211). Bir hukuk devletinde yargı fonksiyonunun gereklerini yerine getirmek için gerekli olan teknik yetki ve ahlaki bütünlük koşullarından oluşan gerekleri sağlayan yargıçlardan oluşması da “mahkeme” kavramının manasına içkindir (§ 220). Mahkeme adayların hem teknik hem de ahlaki liyakatini güvence altına alacak atama usulünün hayati öneminin altını çizmektedir. Taraf devletteki mahkeme yargı hiyerarşisinde ne kadar üstte olursa uygulanacak kriterlerdeki gerekler o oranda ağırlaşır. Mahkemeye göre, yargıçlık mesleğinden olmayanların atanmasında teknik bilgi konusundan sarfı nazar edilse bile, ahlaki bütünlükten sarfı nazar edilemez. Mahkemenin bakış açısına göre, bu şekilde liyakate göre seçimin/atamanın yapılması, sadece yargı makamını “mahkeme” haline getirecek teknik kapasiteyi sağlamaz, aynı zamanda yargıya kamu güveninin sağlanması bakımından da hayatidir ve yargıçların kişisel bağımsızlığı için de destekleyici bir güvencedir (§ 222).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda üç test uygulamaktadır:

  1. Yerel hukuk açık bir şekilde ihlal edilmiş midir?
  2. Aykırılık atama prosedürünün temel kuralları ve ilkelerine aykırılık oluşturmakta mıdır?
  3. Bu ihlaller/aykırılıklar yerel mahkemeler tarafından etkili bir şekilde incelenmiş midir?

Bu testlerle birlikte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şu tespitleri yaparak ihlal sonucuna ulaşmıştır: Adalet Bakanına tanınan takdir yetkisi, usulden ayrılma durumunda bunun haklı ve üstün gerekçesini ortaya koyma zorunluluğunu ortadan kaldırmamaktadır. Daha düşük kıdemdeki bir yargıcın diğerlerine tercih edilmiş olmasının gerekçesi sunulmamıştır. Bakanın önerdiği üyelerin sadece, kendisinin de parçası olduğu koalisyon partilerce olumlu karşılanmış olması, atama sürecinin meşruiyetine zarar vermiştir. Bakan, Değerlendirme Komitesi ve Bakanlık sekreteri ve diğer danışmanlarca aksi yönde yapılan uyarıları dinlememiştir. Bu durum Bakanın politik saiklerle hareket ettiğini kesin kanıtlamasa bile, eylemleri ve süreç içindeki tutumu politik saiklerin mevcudiyetine ilişkin haklı kuşkular uyandıracak nitelikte olup, sürecin şeffaflığına gölge düşürmektedir. Yasa koyucunun iradesi yargı tarafsızlığını ve bağımsızlığını güçlendirmek olduğu halde, süreç aksi yönde sonuçlar yaratabilecek mahiyette gelişmiştir. Bu tasarrufun sonuçlarından biri de erkler ayrılığı ilkesin parçası olan denge ve denetimde yargının rolünü zayıflatması, yargının hukukun üstünlüğü ilkesinin egemen olduğu demokratik bir toplumda sahip olması gerken rolüne zarar vermesi, sadece mağdurları değil, kamuoyunun bu yöndeki inancına da zayıflatmasıdır.

Kısacası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, hukuk devletinin korunması ve yargı bağımsızlığının sağlanmasında yasanın şekli koşullarına uyulmuş olmasını yeterli görmemekte, yasanın amacı ile birlikte seçilecek/atanacak yargıçların teknik, deneyimsel ve ahlaki bütünlüğünün de güvenceye kavuşturulmasını zorunlu görmektedir.

Bizdeki Durum?

Başsavcının adaylığını koymak istemesi, görev ahlakı itibariyle kuşku uyandırıcı olsa da, hukuken başlı başına bir sorun oluşturmayabilir. Nitekim Yargıtay üyesi statüsünü kazanan her yargıç Anayasa Mahkemesinde Yargıtay kaynaklı pozisyonlara adaylığını koymasında şeklen bir engel bulunmamaktadır. Ancak Anayasanın ve yasaların Yargıtay’dan üye ataması/seçimindeki temel amacı temyiz deneyiminin Anayasa Mahkemesine aktarılmasıdır. Tarihsel ve amaçsal yorumdan ulaşılacak bu sonuç oldukça açıktır.

Başsavcılık görevinde kamuoyunda esaslı eleştirilerle karşılaşan, bir gün dahi Yargıtay’da temyiz, yani hukuksal denetim deneyimi kazanmamış bir yargıcın Anayasa Mahkemesi üyeliği için adaylığını koyması, görev ahlakı yönünden (mesleğin vakarı yönünden de) sorun oluşturduğu gibi, o kişinin Cumhurbaşkanının etkisi altındaki HSK tarafından seçilme biçimi, adaylığını açıkladığı andan itibaren yaşanan ve Yargıtay teamüllerini bir kenara iten gelişmeler, hukuki prosedürlerin Anayasanın ve yasaların amacı dışında daha politik amaçlara ulaşmak için suistimal edildiği kuşkusu uyandırmaktadır. Yargıtay’da bir gün dahi hukuki denetim deneyimine sahip olmamış bir kişinin Yargıtay’ın deneyimli üyeleriyle girdiği yarışta rekor oyla birinci çıkmış olması da bu kuşkuyu güçlendirici niteliktedir. Yargıtay’da neden bu kişi için ayrık bir uygulamaya gidildiği ve hangi üstün özellikleri nedeniyle, daha deneyimli diğer üyelere tercih edildiğini ortaya koyabilmiş değil. Cumhurbaşkanı bu kişiyi Anayasa Mahkemesine üye olarak tercih edecekse, bu durumda takdir yetkisini, deneyimli adaylar yerine, bu kişi lehine kullanması için hangi üstün yararın bulunduğunu izah etmek zorundadır. Kuşkusuz bu izah, sürecin tümündeki hukuka aykırılıkları ortadan kaldırabilecek nitelikte olmayıp, sadece “anlaşılabilirlik” sağlayabilir. Zira mesleğe başlangıç anından itibaren Anayasa Mahkemesi üyeliğine seçilme aşamasına kadar tüm yargısal atamalarda Cumhurbaşkanı belirleyici hale gelmiştir.

Bu kadar sorunlu bir sürecin aktörünün Anayasa Mahkemesine üye olarak atanması, AİHM kriterleri açısından değerlendirildiğinde, hem Anayasanın 138. maddesine, hem de amacı tarafsız ve bağımsız bir şekilde anayasallık denetimi yapmak olan Anayasa Mahkemesine dair kurallara aykırılık oluşturmakta, sonuç olarak adil yargılanma hakkını ihlal etmektedir.

Diğer yandan, bu sürecin tartışmalı Başsavcının Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanmasıyla sonuçlanması, Anayasa Mahkemesinin mevcut heyetine açık bir mesaj anlamına gelir; hem Genel Kurulda, hem dairelerdeki yargılamalarda, hem de raportörler üstünde esaslı bir baskı oluşturur. Anayasa Mahkemesinin çok zor şartlar altında görevini yerine getirirken sağladığı güven duygusunu ortadan kaldırabilir. Her şeyden önce, Anayasa Mahkemesinin siyasal muhalefetin, azınlıkların ve temel hak ve özgürlüklerin korunması için yaşamsal bir mercii olduğu dikkate alındığında, böyle bir atamanın vereceği zararın boyutu daha da netleşir. Anayasa Mahkemesi, Sözleşmenin 6. maddesi anlamında “mahkeme” niteliğini kaybedebilir.

Türkiye AİHM kararları ışığında hukuki kuralları ve yetkileri kötüye kullanan bir ülke konumuna düşürüldü. Bunu sağlayan ve bundan siyasi ve hukuki sorumluluğu bulunan kurumlar bellidir. Aynı kurumlar ve makamların bu atamalarda oynadığı rol dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesinin etkili başvuru yolu olmaktan çıkması ihtimalinin güçleneceğini kabul edebiliriz.

Anayasaya ve yasalara aykırı bir usulle yapılan atamalar karşısında Avrupa İnsan Hakları “yasa ile kurulmuş tarafsız ve bağımsız mahkemede yargılanma hakkı” ihlalinden söz ederken, Anayasa ve yasa kurallarının amaçlarına aykırı bir şekilde hoyratça araçsallaştırılması karşısında TBMM’nin çıkardığı yasaların da artık “yasa kalitesi”ne sahip olmadığı, bu nedenle esasen yasama yetkisinin dahi tartışmalı olduğu bir sonuca kadar gidebilir miyiz?

Bu soruya olumsuz cevap verebilmeyi çok isterdim.

Not: Bu yazının yazılmasından iki gün sonra 23.01.2021 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan kararıyla Cumhurbaşkanı beklendiği gibi İrfan Fidan’ın Anayasa Mahkemesi üyeliğine atamasını gerçekleştirmiştir.

2 Yorum

  1. İbrahim debşz İbrahim debşz 24 Ocak 2021

    Teşekkür ediyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir