İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

HDP İddianamesi, Kötü Bir Politik Mesaj!

Siyasi partilerin kapatılması, ulus devletlerin, sahip oldukları rejimin niteliğinden bağımsız olarak kendini korumak için ürettiği önemli enstrümanlardan biridir. Rejimin niteliği tehdidin ne olduğunu ve kimin için tehdit olduğunu belirler; bu nedenle hangi tür partilerin kapatılması gereğini de tayin eder. Demokratik bir ulus devlette korunması gereken değeri üç başlıkta toplayabiliriz: Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları. Bu üç temel değer yönünden tehdit ortaya çıkarsa kapatma tedbirine başvurulabilir. Diğer rejimlerde ise kapatmanın amacı, kullanılan ifadeler, gerekçeler, dayanaklar “moda” şablonlar şeklinde ifade edilebilir, “hiçbir demokrasi, demokrasiyi yok etme hürriyeti tanımaz!” gibi. Ancak demokrasi kimi zaman paravan olmaktan öteye anlam ifade etmez. Tabi bu ikinci kısım, melez/hybrid demokrasiler için geçerli bir değerlendirme. Yoksa örneğin 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının; 1960’ta Demokrat Partinin, 1981’de tüm partilerin kapatılmasını “hukuki” bir yöntemle “demokrasinin kendini koruması” argümanlarıyla gerekçelendirmenin anlamsızlığı ortadadır.

Türkiye 11 (12?) yıl aradan sonra yeniden siyasi parti kapatma heyulasıyla uğraşmaya başladı. Sayısız demokratikleşme adımıyla zorlaştırılan ve keyfi bir uygulama olmaktan çıkarılmaya çalışılan parti kapatma davaları, bu konudaki temel hukuki kuralların kendisinde bir değişiklik olmadığı halde, yeniden grotesk bir şekilde gündeme geldi. Hatırlanacağı üzere, 2001’de parti kapatma şartları zorlaştırılmış, odaklaşmanın tanımı anayasaya yazılmış, siyasi yasaklılığın kapsamı daraltılmış, kapatma için de karar yeter sayısı AYM üye tamsayısının 3/5’ine çıkarılmıştı. Bu sayede AKP’nin kapatılmaktan kurtulduğunu hatırlayalım. 2010’da yapılan, yurdumun güzel insanlarının “yetmez ama evetçi” sürek avına çıkmasının müsebbibi Anayasa değişiklikleriyle de kapatma için karar yeter sayısı 2/3’e çıkarıldı. Bu sayede şimdilerde AYM üyelerinin 15’in en az 10’unun kapatma yönünde oy kullanması lazım diyebiliyoruz. Tabi mesele Kürt siyasal hareketi olunca Mahkemenin oybirliğine ulaşması da, DTP örneğinde gördüğümüz gibi, çok da zor değil.

2017 Sonrası Kapatma Davaları: Otoriterliğin Aracı

Kapatma davası yine de açıldı işte. Demek ki sorun biraz da başka yerde: İşi bu noktaya getiren şey Anayasanın “iktidar” yetkilerinin kullanımına ilişkin kısımlarının radikal bir şekilde değiştirilmiş olması, daha açık ifadeyle, 2017 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin, doğrudan ve dolaylı bir şekilde tek kişinin elinde toplanması, iktidarı sınırlandırabilecek veya rasyonel bir şekilde işlemesini sağlayabilecek mekanizmaların ortadan kaldırılmasıdır. Daha da açık bir ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzeninin “demokratik hukuk devleti” olmaktan çıkarılması, “özgürlük” ve “yargısal güvenceler” gibi hükümler aynı kalsa bile, uygulamasını otoriter/totaliter bir metamorfoza uğratması. Bir ülkeyi demokratik hukuk devleti kılacak olan şey, “genel ilkeler gibi” rejimin etiketleri değil, iktidarın iskeletini ortaya koyan sistem normlarıdır. Onların ne olduğunu da 2017 değişikliğinden bu yana hem teorik olarak gördük hem de bireysel ve siyasal yaşamda bihakkın tecrübe ediyoruz.

Bu minvalde 2021 Ocak ayında İktidar bileşenlerinden MHP Lideri, HDP’nin bir daha açılmamak üzere kapatılması gereğini ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kapatma davası için harekete geçmesini talep etmişti. Kısa süre sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının HDP hakkında soruşturma açtığı bilgisi basına yansıdı. İki ay sonra, yine bir Mart günü (DEHAP iddianamesi 13 Mart 2003, AKP iddianamesi 14 Mart 2008, HDP iddianamesi de 17 Mart 2021 tarihlidir) HDP hakkında hazırlanan kapatma talepli iddianame Anayasa Mahkemesine sunulmuş oldu.

Bu gelişmenin Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşmesiyle aynı güne denk gelmesi de ayrı bir değerlendirme konusu. Ancak Gergerlioğlu’nun halen yayında olan ve içerik itibariyle devletin haber ajansı olan AA tarafından servis edilen sayısız haberden çok farkı bulunmayan bir gazete haberi paylaşımı üzerine başlatılan yargılamanın, çok daha ağır sayılabilecek ifadelere sahip HDP milletvekillerine ilişkin yargılamalardan soyutlanarak hızla sonuçlandırılması ve Gergerlioğlu’nun milletvekilliğinin düşmesinin sağlanması sadece gerçek-gerçeküstü/sürreal “bölünme” tehdidiyle ilgili değil kuşkusuz, belki de hiç değil.

Gergerlioğlu’nun “orijin olarak” bugünün muktedirlerinin mahallesinden olması ve vicdanı tırmalayıcı konulara değinmesinin yarattığı rahatsızlık çok derin, sömürülecek mağduriyet hikayelerinin geçerliliğine son veriyor olması da cabası. Gergerlioğlu’nun verdiği bu rahatsızlık nedeniyle yaşadığı mahkumiyetin etinden ve sütünden yararlanılması da gerekiyordu. Bu nedenle ceza almasına gerekçe olarak kullanılan haber paylaşımı, tabii ki HDP İddianamesinde “terör örgütü propagandası” olarak yeniden paketlenecek ve listeye alınacaktı.

Sürecin Başlangıcı 2015 Haziran Seçimleri

Her şey 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP’nin çoğunluğunu kaybetmesinin ardından başladı desek? Hiçbir şey olmadıysa da mutlaka bir şeyler olmuştur (bu ifade hep de haksız olamaz ya!). AKP yönetimi, MKYK’sı CHP ile koalisyona sıcak bakarken, Erdoğan’ın 45 günlük süreyi CHP liderinin hükümeti kurma çalışmalarını imkansızlaştıracak şekilde kullandırıp ardından Meclis’i feshetmesiyle istikamette radikal bir değişiklik oldu. Anayasa süreci berheva oldu, çözüm süreci de hakeza. Kim kabahatli, kim değil ayrı bir tartışma konusu. Bu sürecin nereye getirdiği sorusu/izleği üzerinden yüründüğünde sanırım bugüne gelebiliriz.

Hızlı güvenlikçi politikalara dönüş, toplumun güvenlik kaygılarını kaşıma/tetikleme, daha önce ayaklar altına alınmış, çamura bulanmış milliyetçilik parşömeninin öpülüp başlara taç edilmesi, darbe sürecinin sağladığı fırsatlar, OHAL KHK’ları, kamuda tasfiyeler, ekonomide olağanüstü yönetim ve kamusal kaynakların yağmalanması ve nihayetinde olağanüstü hal devam ederken referanduma gidilmesi, Venedik Komisyonunun “kabul edildiği takdirde Türkiye bir dikta rejimine sürüklenir” dediği değişikliklerin kabulü, iktidarın tek elde toplanması…

Bu sürecin binlerce izahatı, rasyonelleştirilmiş mazeretleri üretilebilir, ciltler dolusu açıklama denemesi yapılabilir. Ancak bir soru var ki, cevabı bence ciltler dolusu bilgiden daha açıklayıcı: Bir kişi veya grup tüm iktidarı elinde tutmayı, ülkenin en ücra köşelerinde verilebilecek tüm kararlar hakkında bilgi sahibi olmayı, kılcal damarlarına kadar kontrol etmeyi, bu uğurda toplumu düşmanlaştırmayı, kimlikler üzerinden paranoyaya boğulmasını neden göze alır?

Bu izlek üzerinden kısaca HDP iddianamesine bakalım: büyük çoğunluğu soruşturma aşamasında olan dosyalar, ezici çoğunluğu ifade açıklaması niteliğinde eylemler, Kürt sorununa ilişkin PKK’nın söylemlerine paralel politik söylemler, terör örgütü üyeliği/yöneticiliği olarak etiketlenen DTK üyeliği veya DTK bünyesinde çalışmış olma, AİHM’nin siyasi özgürlüklerin sınırlandırılması için meşru görmediği gerekçeler, AYM’nin hak ihlali olarak nitelendirdiği ifadeler veya “izinsiz” gösterilere katılma/dağılma çağrılarına direnme… Genel değerlendirmelerde de milli meselelerde hep karşı pozisyon alması gibi yorumlar ve değer yargıları… Tüm bunlara bağlanan “kapatma” ve 687 kişinin siyaseten yasaklanması talepleri, Türkiye Tabipler Odası Eski Başkanı Prof. Gencay Gürsoy, Prof. Meryem Koray gibi “nasıl yani” dedirtecek kişiler dahil olmak üzere. Üstelik HDP’nin en sakin, Pervin Buldan ve Mithat Sancar Hoca yönetiminde siyasal iletişime en açık, demokrasi, belirgin bir şekilde özgürlük ve hukukun üstünlüğü konusunda ortak hassasiyet içinde hareket ettiği, popülizme/otoritarizme karşı demokrasi koalisyonunu desteklediği bir dönemde bu dava açılıyor.

İktidarın Mesajı: Meşru Siyaset Kanallarını Tanımıyorum mu?

Bu davanın hukuk usulü ve tekniği yönünden değerlendirilmesi ayrı bir yazının konusu ve sıkıcı da. Ancak davanın açılmasından murat nedir sorusuna “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması” gerekçesinin, teknik analizde başka bir sonuç çıksa bile, ki oldukça zor, cevap olmayacağı söylenebilir. Zira 2014 Ekim’inde Kobani olayları, ki kapatma davasının ana ağırlık odaklarından birini oluşturmaktadır yahut 2015 Kasımından sonraki hendek olayları dönemi kapatma davasının açılması için, en azından siyaset psikolojisi açısından anlaşılabilir bir adım olurdu. Dava siyasi parti kanunu, seçim kanunu, yerel yönetim mevzuatı gibi iktidarda kalma, iktidarı devam ettirme, seçimleri kazanma amaçlı pek çok “reform” hamlesinin konuşulduğu, iktidar blokunun esaslı oy kaybettiği, tüm oyunların muhalefet cephesinin parçalanması üzerine kurulduğu bir dönemde açılıyor. “Bir daha siyaset sahnesinde bulunmamacasına” 687 kişinin yasaklı olması talebiyle birlikte… İddianamenin sunulmasının zamanlaması ve siyasi tasfiye talebini, delillerinin ezici çoğunluğunun henüz soruşturma aşamasında olan dosyalardan oluştuğu gerçeğiyle birlikte değerlendirdiğimizde, tam da politik alandan gelen sinyallere uygun olarak aceleyle hareket edildiği izlenimi uyanıyor, ama tabi kimsenin de günahını almayalım.

Peki ne yapmak, nereye varmak istemekteler? Halen Türkiye’nin geri kalanıyla siyasi bir iletişim içinde bulunan, bu yönde deneyim kazanmış, kendini belirli ölçülerde kabul ettirebilmiş bir siyasi kadronun/kuşağın siyasetin dışına itilmesi, evet, bir yandan onların oylarına ve koltuklara konma ve buna bağlı olarak da toplumsal meşruiyet yitirilmiş olsa da şeklen iktidarda kalmanın imkanını yakalama fırsatı sunabilir. Peki bununla 15-20 Milyon Kürt’e “silaha sarılmak dışında size başka bir imkân vermiyorum!” veya “Muhatabım sadece PKK!” demiş olunmuyor mu? Ve sırf iktidarda kalmak için değer mi? Bunun beka ile ilgili bir mesele olabileceği ihtimali üzerinde birkaç dakika kafa yorsanız?

Ortada “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne yönelik bir tehdit seziliyor sezilmesine de, aklım gerisine ermiyor işte.

Not: Bu yazı 22 Mart 2021 tarihinde Perspektif Online sitesinde yayınlandı

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir