İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mesele Rektörlük Seçimi Değil: Kaybediyoruz, Hepimiz!

Üniversitelere rektör atama rejimi ülkeden ülkeye farklılıklar gösterebiliyor. Vakıf veya özel üniversiteleri bir yana bırakırsak, demokratik ülkelerde kamu üniversitelerinin özerkliği ve üniversitenin bilimselliğinin korunması rektör atama veya seçme rejiminin belirlenmesinde dikkate alınan kriterlerden. Bu nedenle de seçim gibi demokratik usuller öne çıkmaktadır. Hemen belirtelim ki, rektörlük bizdeki gibi çok cazip de değil. Makam aracı veya saray benzeri lojmanları yok; üniversite öğretim üyelerinin kaderi hakkında karar verme güçleri, buna güç demek de doğru değil, buradaki üniversitelerle kıyaslanamayacak düzeyde düşük. Bu nedenle siyasetçilerin ilgi alanına girmez, daha doğrusu yürütme iktidarının müdahale alanı sayılmaz. Akademik kadrolar üniversite kavramının anlam ve amacına uygun olarak görevlerini yerine getirirken, bunun dışında siyasetle ilgilenmelerine, siyasi partilere üye olmalarına engel çıkarılmamakta, üniversite kampüsleri, salonları siyaseti, toplumsal yaşamı ilgilendiren her konunun özgürce müzakere edildiği mekanlara dönüşmektedir. Partizanlıktan uzak bir şekilde elbette… Üniversite sadece kitabi, teknik ve uzmanlık bilgilerinin öğrenildiği/öğretildiği bir mekan değil, bir yaşam alanıdır. Kampüslerin kapısında polis veya güvenlik görevlisi bulunmaz, amfilerde derse katılmak için öğrenci kimliği ibrazı da gerekli değildir.

Rektörlük idari bir görev, akademik değil. Üniversiteyi dışarıda temsil eder, üniversitenin stratejik gelişiminden sorumlu, Üniversite senatosunun başkanı ve nihayetinde akademik kadronun idari yönden amiri. Batı demokrasilerinde çok cazip olmadığından rektörlük seçimleri de haber değeri taşımaz. Öyle ki çoğu zaman üniversite içinde dahi dikkati çekmeyebilir. Üniversite özerkliği, kurullarının özerkliği, öğretim üyelerinin akademik özgürlükleri ve nihayetinde öğrencilerinin özgürce eğitim alıyor olmasıyla tamamlanmakta, özgürlük ve özerklik ilişkisi, yetki ve sorumluluk dengesi yaratmakta ve üniversiteleri bilimsel rekabette ileri seviyelere taşımaktadır. Rektörlüğün merkezi bir güç odağı olmasını engelleyen husus aynı zamanda özgürlük-özerklik ilişkisinde ortaya çıkan yetki-sorumluluk dengesidir.

Bizde rektörlük, yukarıda özetlenen demokratik üniversite tasarımıyla ilgili bir makam değil. Tasarımı farklı, çünkü bizim anayasal ve hukuksal düzlemimizin tasarımı çok farklı. Bizde rektörlük tasarımı ülkemizin egemenliğin kullanımına dair temel kurgunun dışında değil: Merkezi kontrol eden her şeyi kontrol eder; kontrol etmeli ki var olabilsin! Bu nedenle katı merkeziyetçilik ve hiyerarşi bu ülkenin normalidir. Ülkede güç nasıl Ankara’da ve sonrasında tek kişide/grupta temerküz ediyorsa, Üniversitelerde de böyle olacaktır. Üniversiteler sağ iktidarlar için ayrıca sorun olarak görüldüğü için, güç temerküzünün sağlandığı üniversitenin aynı zamanda özerkliğinin olmaması gerekir ki, üniversitelerin kontrolü mümkün olsun. 27 Mayıs öncesindeki öğrenci hareketleri, darbeden 22 gün önce gerçekleştirilen ve ağırlıklı olarak öğrencilerin etkin olduğu 555K eylemi, 1971 öncesi ve nihayetinde 1980 öncesindeki öğrenci eylemleri, muhafazakarlığın baskın olduğu siyasal kadrolar bakımından Üniversitelerin sorun olarak görülmesini sağlıyor. Bu bir sorun olduğu için de kontrol edilmesi gerekiyor.

1982 Anayasasıyla üniversite özerkliği kaldırıldı. Üniversiteler Yüksek Öğretim Kurumuna (YÖK) bağlandı. Akademik faaliyetlere ilişkin düzenlemeler sıkılaştırıldı, akademisyenlere ve öğrencilere ilişkin disiplin kuralları sertleştirildi. Bir bakıma Cumhuriyetin kuruluşunda da belirli ölçüde kendini hissettiren militarizasyon, 27 Mayıs, 12 Mart ve nihayet 12 Eylül ile tamamlandı diyebiliriz.

Bütün kurumlar militarize edilirken aynı disiplin içinde üniversiteleri de eşgüdümlü hale getirmek gerekiyordu. Sol hareket dışında pek rahatsızlık uyandırmayan bu uygulama, 80’lerin sonunda başlayan başörtüsü yasakları nedeniyle muhafazakarların duyarlılık geliştirmesine ve özerklik konusuyla ilgilenmelerine yol açtı. Ancak bu duyarlılık ambivalent (ikircikli ve kararsız) idi. Başörtüsüyle ilgili sorunun, genel bir çoğulcu ve katılımcı sistem tasarımı yerine, “başörtüsüyle sınırlı” bir şekilde çözülmesiyle birlikte kayboldu ve12 Eylül reflekslerine dönüldü. Daha önce Anayasanın engel olduğu söylenen, hatta bu gerekçeyle uğruna Anayasa değişikliğinin bile -Anayasayı çiğneme pahasına- iptal edildiği başörtüsü yasağı hiç bir yasal düzenlemeye gerek kalmadan çözümlendi. Çözümün anahtarı başta YÖK olmak üzere üniversite yönetimlerinin süreç içinde değiştirilmesi, diğer bir ifadeyle kadrolaşmaydı. 15 Temmuz’un sunduğu tarihi fırsat, AKP yönetimi için süreç içinde değişimi bekleme zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Anayasaya aykırı OHAL KHK’larıyla rektörlük seçim usulü kaldırılarak Cumhurbaşkanınca doğrudan atama usulü benimsendi. Güç temerküzü daha da derinleşti. Beğenmediğimiz YÖK’ün yetkisi bile, Rektör adaylarının bilimsel ve kurumsal gereklerle ilgisi olmayan, sadece adaylık koşullarını taşıyıp taşımadığına dair şekli bir incelemeyle sınırlı kaldı.

Siyasal islamcılığı ve son dönemlerinde irrasyonel bir muhafazakarlığı temsil eden AKP’nin üniversitelerle kurduğu ilişki, Türkiye’nin siyasi tasarımı nedeniyle her bir siyasal grupta da gözlemlenebileceği üzere, kadrolaşma, ele geçirme ve denetleme ilişkisidir.

Bu bir yandan siyasal hareketin psikolojisinde yer alan ötekinden kaynaklanan tehdit (algısı) karşısında kendini korumanın yolu olarak tahakküm inşa etme ihtiyacını ifade eder. Tehdit algısını üç eksende tespit edebiliriz:

İlk olarak, üniversite öğrencisi dinamik ve sorgulayıcıdır. Kimi zaman ergenlik sonrası geleneksel olana bazen dürtüsel meydan okuyucudur. Dünyayı, sistemleri, üstyapıları, altyapıları vs değiştirme inancını taşıdığı için her halükarda muhafazakarlık düşüncesi açısından çok da olumlu karşılanmayacak özelliklere sahip olabilir. Üniversite öğrencisi risktir. 80 öncesi üniversite gençliği eylemleri ile Gezi eylemleri zihin dünyasında yan yana geldiğinde, üniversite gençliğinin AKP kadroları ve karar vericileri için varoluşsal bir tehdit olarak görülmemesi mümkün değildir. İkinci olarak öğretim üyeleri ve üniversitenin kurumsal kimliği, evrensel geçerliliğe sahip bilgi ve analizle, diğer bir ifadeyle yanlışlanması güç verilerle kendini ifade ettiği için (ki bu konuda tablo çok da parlak değil), bu da AKP iktidarının gittikçe anakronikleşen siyaset yapma biçimi için varoluşsal tehdittir. Üçüncü olarak üniversitenin elit olması, ki Boğaziçi elit üniversite olarak kabul edilir ve elit üniversite kavramı elitizmle ilgili olmayıp seçkinlik ve saygınlıkla ilgili olarak tüm dünyada kullanılmaktadır, mevcut iktidar sahipleri için kişiliğe ve öz saygıya yönelik varoluşsal bir tehdit anlamına gelir. Zira elitlik, bu kesim için Osmanlı modernleşmesiyle başlayıp Cumhuriyet dönemiyle derinleşen modernist hegemonya karşısında bir aczi, yetersizliği, değersizliği, dolayısıyla aşağılık kompleksiyle malul derin bir kimlik krizini hatırlatır. Daha özelde AKP yönetiminin bir türlü inşa edemediği “kültürel iktidar” konusundaki başarısızlığının da hatırlatıcısıdır. Bu nedenle orantısız bir kızgınlık yaratır; zira olağan sayılabilecek bir kızgınlığa, kendisine duyduğu, ancak bununla yüzleşmek yerine muarızına yansıttığı kızgınlık da eşlik eder. Bu kızgınlığa kendilerine haksız olduklarını hatırlatan vicdan baskısının ağırlığı da eklenince sonuç ağır olur.

Diğer yandan iktidar mücadelesinde bir çaresizliğe de işaret ediyor. Zira rasyonelliğini bütünüyle kaybetmiş bir iktidar, ancak kamu kaynaklarını kuralsızca dağıtmasıyla, daha dramatik bir ifadeyle, finans kaynaklarının yanında aynı zamanda kamuya ait makam ve pozisyonları, yetkinlikler yönünden mecburiyet olmadıkça, kendisine sadık olabilecek kişilere dağıtarak ayakta kalabilir, ömrünü biraz uzatabilir. Bu nedenle partili veya partisiz, pek çok kişi bir yandan AKP yöneticilerinin yalnız olmadığını hissetme ihtiyacını karşılamak, diğer yandan varoluşsal tehditlere karşı durmak üzere kamusal pozisyonlara yerleştirilecektir. Bu kaçınılmaz. Son dört yılda yapılan atamalarda bu eğilim gittikçe güçleniyor. Rektörlüğe atanan kişilerin bilimsel niteliği, bu ilişkide önemini kaybediyor. Zira atayan için atamanın gerekçesi nitelik değildir; aksine nitelik atamanın kılıfına dönüşüyor. Bunun atananlar bakımından da çok ağır olduğu tartışmasız.

Yöneticilerin ve kolluk kuvvetlerinin son yıllarda itiraz ve eleştirileri kişisel olarak algılaması, bu algıya göre yasama, yürütme ve yargı politikalarını biçimlendirmesi bir ara sonuç; kolluk kuvvetlerinin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyen, itirazlarını toplu şekilde dile getirmek isteyen kişilere, Boğaziçili öğrencilere reva gördüğü ölçüsüzce müdahale ise semptomatiktir ve şaşırtmıyor.

Nihai sonuç ise sadece Boğaziçi Üniversitesinin, öğretim üyeleri ve öğrencilerinin değil, bilimin ve Türkiye’nin kaybediyor olmasıdır. Çürüme ve yozlaşma tsunami dalgası gibi tüm kurumlarda yıkıma yol açıyor. Bu coğrafyada yaşayan herkes, bu ülkenin her bir yurttaşı, yöneticiler ve onları destekleyenler de dahil olmak üzere kaybediyoruz, birlikte kazanabilecekken…

2 Yorum

  1. Veli Ersöz Veli Ersöz 11 Şubat 2021

    Sn Hocam ,
    11/02/2021 tarihinde saat 01 – 02 sıraları sn Ayşenur Aslan hnm ile mahallenin moderetörü programındaki söyleşinizi izledim.
    Sizi öncelikle genel dogruları bu kadar cesur ve açıklıkla konuştugunuz için tebrik ederim.Bir de 25 dönem akp milletvekili oldugunuzu düşününce bu tebrik daha da önemli oluyor.
    Hocam sizin gibi demokratik ve korkusuz insanların toplumda çok daha fazla olması gerektigine inanıyor ve desteklenmesi gerektigine inandıgım için yazdım.
    Ben 1983 İTÜ İnşaat fak. mezunu bir mühendisim.Hani bu yazan kimdir merak etmeyin diye de meslegimi yazdım.Diline ve yüregine saglık.

    • Osman Can Osman Can Yazar | 11 Şubat 2021

      Yorum ve paylaşımınız için teşekkür ederim. Konuşmak için cesarete ihtiyaç olmayan zamanların gelmesi dileğiyle ve saygıyla…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir