İçeriğe geç

Kutsiyetsiz Bir Barış ve Siyasal Gerçeklik

Türkiye siyaseti, tarihinin en keskin, en sarsıcı ve belki de en paradoksal dönemeçlerinden birinden geçiyor. 6551 sayılı Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u ve onunla ete kemiğe bürünen bu yeni süreci anlamak için; değer yargılarımızı, idealize ettiğimiz kavramları ve olmasını arzuladığımız o kusursuz demokratik senaryoları bir kenara bırakmamız gerekiyor. Bunu söylerken normatif çerçeveyi paranteze almıyorum; olması gereken başka, olan başka diyorum. “Verili olan”a bakmak, onu meşrulaştırmak değildir. Sadece, gerçeklikten kopuk bir analizin bizi götüreceği yere — yani hiçbir yere — gitmemek için gerekli bir tutumdur.

Çünkü siyaset, bizim ekranımızda kendi tayin ettiğimiz normlara göre cereyan eden bir “bilgisayar oyunu” değildir; siyaset “verili olan” üzerinden yürür.

Kahramansız Bir “İş” ve Yasanın Çıplak Gerçeği

Bu sürece çok büyük anlamlar yüklemeyi, yasanın iddiasını aşan aşırı coşkulu bir atmosfer üretmeyi doğru bulmuyorum. Ortada kahraman yok, kahramanlaştırmayı hak edecek bir şey de yok.

Gelin adını net koyalım: Silahsızlanma hedefleniyor ve fiili bir af sağlanıyor. Ancak bu yapılırken parlamento tamamen devre dışı bırakılıyor. Bu işin altına elini koyan irade, yürütme erkini tümüyle bu işe koşturuyor; süreçte yargı adeta tasfiye ediliyor ve tamamen icracı bir organa dönüştürülüyor. Süreci yönetenlere ve uygulayanlara devasa bir cezasızlık zırhı getiriliyor. Üç yüz küsur milletvekilinin neye imza attıklarını sonradan öğrendikleri, sürprizlerle başlayan, tabandan yükselen bir somutlaşmanın, bireyselliğin olmadığı bir “elitler paktı” var karşımızda.

Bu tespit artık teorik bir iddia değil. 10 Ağustos 2026 TBMM tutanakları, elitler paktının doğasını bizzat tutanağa geçirdi. CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, kürsüden şunu söyledi: “Siz bu metni gizlediniz, herkesten gizlediniz, kendi grubunuzdan dahi gizlediniz.” Aynı oturumda İstanbul Milletvekili Gökhan Günaydın sahneyi tescilledi: “Bu kanunu herkes üç gün evvel gördü, üç gün evvel; sen söyle, sen dahil!” Özgür Özel ise en özlü çerçeveyi kurdu: “Müzakereleri kapalı kapılar ardında yürütmüş, toplumsal meseleyi ikili müzakere ortamına sıkıştırmış, toplumsal mutabakat fırsatını bizzat kendi eliyle heba etmiş. 3 kişinin bildiği metin… kutsanıp Meclis onayına sunulmuştur.” Malumun ilamı…

Kanunun son oylaması tabloyu tamamlıyor: 562 kullanılan oydan 468 kabul, 88 ret, 67 çekimser. Birbirinden bu kadar farklı siyasi konum — iktidara karşı sistematik muhalefet içindeki CHP ve Yeni Parti dahil — beş ayrı partinin büyük çoğunluğunun evet oyu vermesi; elitler paktının sayısal kanıtıdır. Ama bu rakam bir paradoks da taşıyor: 468 kabul oyu, metni önceden görmeden, kendi gruplarından bile habersiz biçimde toplanan bir iradenin sonucu. Parlamento, fiilen oldu bittinin onay makamına dönüştürüldü.

Kanunun hukuki yapısına bakınca tablo daha da netleşiyor. On beş yıl altı ceza için beş yıl, on beş yıl üstü için on yıl erteleme öngörüyor. Kasten öldürme ve 2005 öncesi müebbet cezaları kapsam dışı. Uygulamanın tetik koşulu ise güvenlik kurumlarının PKK’nın “fiili varlığına son verdiğini” tespit etmesi ve Millî Güvenlik Kurulu kararı. Yani kanunun yürürlüğünü belirleyen asıl karar, yargısal denetime tabi olmaksızın yürütmeye bırakılmış. Görevlilerin hukuki sorumluluğunu kaldıran 10. madde, hesap verebilirlik mekanizmasını da devre dışı bırakıyor.

Toplum barış istiyor; ama bu barışın nasılı ve usulü toplumla müzakere edilmiyor. “Barış istiyorsunuz, biz tasarladık ve size veriyoruz” denilen, Türkiye’nin anayasal ve yasal evrenine yabancı, ekstra-anayasal (yani anayasal zeminin dışında yer alan) bir hamle bu.

Hamle kaçınılmaz olarak böyle, çünkü anayasal düzen bu ülkedeki dışlayıcılığın, asimilasyonun, inkâr ve yıkımın normatif zeminini oluşturuyor ve bunun herkes farkında. Daha kısa bir ifadeyle, yüz yıllık anayasal tercihlerin sonucuyla yüzleşiliyor ve bu bir şekilde ortadan kaldırılırken, o anayasal tercihlere uygunluk zaten mümkün olmazdı.

“Hastalıklı Cerrahlar” Paradoksu ve 1908’in Aynası

Süreci okurken yüzleşmemiz gereken en acı gerçek şudur: ameliyatı yapanlar, yani karar vericiler, bizzat bu travmatize politik evrenin bir parçası, taşıyıcısı ve ürünüdürler. Demokrasiyle kurdukları sorunlu ilişki; popülistlikleri, hukuk devletinin normlarına ve kurumsal yapılara güven duymamaları tesadüf değildir. Son on yılın dramatik çöküşünün müsebbiplerinin bugün tam da bu pratikten güç alarak bu ekstra-anayasal adımı atabilmeleri, tarihsel bir ironidir.

Tutanaklar bu ironiyi başka bir boyuttan da doğruluyor. 76 sayfa boyunca hiç kimse “ameliyat öncesi protokol neydi, sterilizasyon nasıl yapıldı, komplikasyon planı var mı?” diye sormadı — ya da bu soruları soranlar azınlıkta kaldı ve mikrofon hakkı daraltıldı. Her grup kendi konumlanmasından konuştu: AKP/MHP cephesinden “bu ameliyatı liderliğimiz sarsılmaz bir iradeyle yapıyor, güvende olun” güvencesi; DEM cephesinden “nihayet ameliyat masasına yatıyoruz, 50 yıldır bekliyorduk” coşkusu; İYİP cephesinden “bu cerrahlar ameliyat değil cinayet planlıyor” itirazı; CHP ve Yeni Parti’den “ameliyatın zamanı geldi ama cerrahın önce el yıkaması gerekiyor” çekincesi. Sonunda el yıkanmadan masaya yatıldı.

Bu tabloyu okurken zihnimde hep 1908 canlanıyor. Resmi anlatının dışından bakınca o günlerde şunu görüyorum: İttihat ve Terakki son bir deneme dedi; Ermeniler, Rumlar, Kürtler kendi çekinceleriyle ve şartlarında bir “evet” desteği verdiler. Meydanlarda kardeşlik sloganlarına fersizlik ve inançsızlık hakimdi. Hiçbirinde gerçek bir coşku yoktu; hepsinde yorgunluk, şüphe ve son bir şans umudu vardı. Ardından gerçek baskı geldi. Kaynaklar kıtlaştı, tehditler yoğunlaştı ve o yapay birlikteliğin içindeki yapısal uyumsuzluk patlayarak açığa çıktı. Önce Balkan savaşında yaşanan müslüman türk soykırımı, ağır ümitsizlik ve çaresizliğin eşlik ettiği siyasal ve toplumsal travma, bununla yüzleşilmeden girişilen savaşlar, tramatize edilenin, kendinden zayıf olanlara uyguladığı benzer muameleler, son bir türk-kürt ittifakıyla yürütülen bir istiklal mücadelesi, hemen ardından tekçi, etnisist, katı merkeziyetçi, dışlayıcı bir anayasal düzenin inşası. Bu tercihin yol açtığı diğer yıkımlar…

Bugünkü süreçte benzer bir risk var. Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin bu pakttan ihtiyacı, Öcalan liderliğinin ihtiyacı ve DEM Parti’nin seçmen kitlesine borçlu olduğu şey, barış döneminin konforunda örtüşüyor görünebilir. Gerçekte bunun ne olduğunu kesin olarak bilemiyoruz, çünkü şeffaflık bu sürecin çok uzağında. Ancak gerçek baskı geldiğinde, ekonomik kriz derinleştiğinde ya da milliyetçi taban isyan ettiğinde bu denklem tutar mı? 1908’de tutmadı. Yapısal uyumsuzluk gerçek gerilim anında açığa çıkar.

Bununla birlikte şunu da eklemek gerekir: 1908’in dersi, o girişimin yanlış olduğu değil; onu taşıyacak kurumsal güvencenin olmayışıydı. Bugünkü sürecin asıl riski de tam orada yatıyor.

Paradigmanın Çöküşü: Bir Dilin İflası

Tutanaklar bana bir şeyi kristal netliğinde gösterdi: 100 yıllık paradigmanın çöküşü artık soyut bir tarih-siyaset tezi değil, Meclis kürsüsünde milletvekilleri ağzından dökülmüş canlı bir dilsel olgu.

İYİP konuşmalarını dikkatle okuduğunuzda, her konuşmanın aynı sözdizimi şablonunu izlediğini görürsünüz:

“Barışa karşı değiliz ama…”
“Terörsüz Türkiye istiyoruz ama…”
“Silahların bırakılmasını istiyoruz ama…”

“Ama”nın ardından ne geliyor? Sevr korkusu. Şehit kanı. Tarihin ahlaki faturası. Ne gelmiyor? Alternatif bir barış modeli, farklı bir süreç önerisi, başka bir müzakere çerçevesi.

Bu şablonun en çarpıcı örneği şaşırtıcı biçimde İYİP’in en teknik, en hukuki konuşmasında beliriyor. Hakan Şeref Olgun, silahsızlanma sırasını, DDR mekanizmasının eksikliğini, koşulların nesnel doğrulama kriterlerini sorguladı — bunlar gerçek ve önemli anayasal sorulardı. Ama konuşmasının sonunda döndüğü yer şurası oldu: “İmralı’daki terör örgütü elebaşının bu düzenlemeyi bir anahtar yasa olarak nitelendirdiği ifade ediliyor. Öyleyse soruyoruz: Hangi kapının anahtarı, bu anahtarlarla hangi kapılar açılacak?” Öcalan’ın onaylaması, bir argümanın geçersizliği için yeterli gerekçe sayılıyor. Hukuki çerçeveden paradigmatik çerçeveye kayış tam burada gerçekleşiyor.

Turhan Çömez, 10 Ağustos’un Sevr’in imzalandığı gün olduğunu hatırlatarak konuşmasını çerçeveledi. Selcan Taşcı, Mondros’tan başlayarak “Damat Ferit olarak geçeceksiniz ders kitaplarına” dedi. Yavuz Aydın, 7.500 şehidin ismini tek tek saymak istedi; Meclis Başkanı izin vermedi. Bu jestlerin hepsi aynı şeyi yapıyor: rasyonel alternatifsizliği ahlaki-duygusal ağırlıkla telafi etmek.

Bu, paradigmanın çöküşünün ta kendisidir. Eski yanıt — “terörle mücadele yeterlidir” — artık açıkça söylenemiyor; İYİP milletvekilleri “barış istemiyoruz” ya da “silahlar bırakılmasın” demedi. Ama yeni bir yanıt da henüz üretilmemiş. Dil bu boşlukta sembolik kaynaklara sığınıyor: Sevr, şehitler, kuruluş mitosu. Tarihin ağırlığı, rasyonel alternatif önerme kapasitesinin yerini tutuyor.

Hiçbir İYİP konuşmacısı “bu kanun geçmesin, biz farklı bir barış sürecini şu adımlarla başlatacağız” demedi. Çünkü o dil henüz kurulmamış. Paradigma çökmüş; ama yerine ne geleceği söylenemiyor. “Evet ama” şablonu, bu söyleyememenin dilidir.

Neden Toplum Yok? Tavuk-Yumurta Dilemması

Sürecin neden toplumsal bir dinamiğe, şeffaf bir müzakereye dayanmadığı haklı bir sorudur. Ama burada anlaşılması gereken bir yapısal kısır döngü var. Türkiye siyasal eliti kendi travmatik genetiğinin bir yansıması olarak demokratik deliberasyonu mümkün kılacak koşulları onlarca yıl tahrip etti. Şimdi ise bu tahribatın ürünü bir ortamda kararlar alınıyor.

Olması gerekeni söyleyelim: önce güven artırıcı önlemler (AYM-IHAM Kararlarının uygulanması, OHAL pratiklerinin devre dışı bırakılması, yargının politik enstrüman olarak kullanımından vazgeçilmesi, HSK’nın parlamentoda bulunan partilere eşit dağılımının yapılması ve bağımsızlığının sağlanması konusunda partiler arası bir centilmenlik anlaşması gibi yasal ve politik adımlar listesi uzatılabilir), ardından eşdeğerlilik kabulü üzerinden inşa edilen siyasal söylem, parti içi demokrasi ve parlamentonun özerkleştirilmesi, tarihsel travmaların işlenebileceği bir kamusal ortamın yaratılması, bastırılmış entelektüel kapasitenin yeniden devreye sokulması ve nihayetinde kurucu bir meclis süreci içinde barış mimarisinin kurulması. Bu sıra meseleyi çözer, yüz yıllık bataklığı kurutur. Ülkeyi şaha kaldırırsınız…

Şimdi gerçekliğimiz bu değil. Elimizdeki aktörler bunlar beğenseniz de, beğenmeseniz de bu; bir siyasal elit paktı söz konusu, parti içi demokrasi yok, örgüt içi demokrasi zaten başka bir mesele. Böyle bir ortamda referandumla meseleyi çözmek, romantik bir hayal olmanın ötesinde, tam da bu zehirlenmişliğin bir ürünü olarak süreci sabote etmek isteyenlerin elinde çok elverişli bir silaha dönüşürdü. Yeniden Refah’ın referandum talebini hatırlatmak gerekiyor burada: Muhammed Ali Fatih Erbakan, afla ilgili kısımlar için doğrudan referandum istedi. Bu talebi dillendirenin küçük bir muhalefet partisi olması, ana siyasi aktörlerin ise susması, toplumun yokluğunun yalnızca bir tespit değil aynı zamanda siyasi bir tercih olduğunu gösteriyor.

“Toplum hazır değil, o yüzden üstten verelim” demiyorum. Toplumu hazır olmayan hale getirenlerin yüz yıllık anayasal düzen tercihleri, bu tercihlere göre ortaya çıkan siyasal, toplumsal ve kültürel gerçeklik ile bunun ürünü olan elitler olduğunu ve bu kısır döngüden çıkışın kolay bir reçetesi olmadığını söylüyorum.

Ekstra-Anayasal Kuruculuk: Betimleyici Bir Tespit

“Ekstra-anayasal” derken olumlu ya da olumsuz bir yargı taşımıyorum; bir gerçekliği tanımlamaya çalışıyorum. Ortada bir anayasa var, ama etkinliğini önemli ölçüde yitirmiş bir anayasa. Yasalar hukuk devletinin anlam ve esprisi içinde değil, mevcut iktidar odaklarının çıkarı doğrultusunda çıkarılıyor. Bu kanun da parlamento ve yargı fiilen devre dışı bırakılarak şekillendirildi: yüzlerce milletvekili açığa imza attı, komisyon virgülüne dokunmadan kabul etti, genel kurulda da aynı şekilde. Otomatiğe bağlanmış bir süreç…

Ama şunu da görmek gerekir: bu süreç yalnızca bir kanunu değil, fiilen yeni bir kuruculuk dinamiğini açığa çıkarıyor. Eskinin gitmekte olduğundan eminim. Bu kuruculuğun ne getireceğini bilmiyorum; kitabî bir gelişme değil bu, ortada sosyal ve siyasal bir yasallığa göre işleyen bir dinamik var. Ve bu dinamiğin içindeki aktörlerin kendi bireysel ajandalarını bundan yararlanarak etkili kılmak istemeleri ve buna göre pazarlıklar yürütmeleri de beklenmeli.

Ekstra-anayasal hamlenin asıl riski, yarattığı emsal etkisidir. Bugün barış için yapılan bu şey, bir emsal kuruyor: yürütme, meşru bir aciliyet gerekçesiyle anayasal çerçeveyi devre dışı bırakabilir. Bu mantık ilerleyen dönemde farklı amaçlarla da işletilebilir. Emsal, amacın ahlaki değeriyle değil, mekanizmayla yaratılır. Tabi şu soru da can acıtıcı: Yüz yıl sonra ortaya çıkan barış ihtimali bu şekilde mi değerlendirilmeliydi?

Devletin Genetiğine Sızan Hakikat ve Mağdur Meselesi

Tüm bu defolarına, yıkıcılığına ve olumsuzluklarına rağmen, bu kanunla ete kemiğe bürünen süreç tarihidir. Kürt sorunu artık akademik yazınla sınırlı kalmaktan çıkmış, devletin de artık masasında ve ekranında kabul etmek zorunda kaldığı bir gerçeğe dönüşmüştür. Birlikte yürütülen bir İstiklal Harbi’nin ardından Kürtlerin maruz kaldıkları devletin de artık kabul etmek zorunda kaldığı bir tarihsel gerçektir.

Burada mağdur meselesine dair önemli bir ayrımın altını çizmek gerekiyor. Kürt sorununun ürettiği şiddeti ele alırken, o şiddetin tarihselliğini unutmamak zorundayız. Terörizmin kökleri, yalnızca örgütsel bir tercihte değil; devletin onlarca yıl sürdürdüğü inkâr, asimilasyon ve kıyım politikalarında da yatmaktadır. Bu, terörü meşrulaştırmaz; ama devletin bu süreçte sıradan bir mağdur konumunda olmadığını gösterir.

Tutanaklar bu muğlaklığı somutlaştırıyor: aynı Meclis kürsüsünde birbirinden radikal biçimde farklı dört mağdur tanımı yan yana yaşadı. İYİP için mağdur şehit aileleri ve gazilerdi — failin serbest bırakılması mağduriyetin ikinci katı sayılıyordu. AKP ve DEM için mağdur çatışmadan etkilenen bütün toplumdu; Diyarbakır’ın esnafı, köyden göç etmek zorunda kalan aileler, yatırım göremeyen bölge insanı. CHP ve Yeni Parti için mağdur bireysel hak ihlali vakaları taşıyordu: Selahattin Demirtaş, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen tutuklu herkes. DEM için ise mağdur Kürt halkının 100 yıllık kimlik mağduriyetiydi: “100 yıl önce Kürtler hukuk dışına itildi.” Bu dört tanım tek bir ortak zeminde hiç buluşmadı.

Devlet hem terörün muhatabı hem de onu besleyen koşullar üretilmesinde göz ardı edilmeyecek sorumlu unsurudur. Dolayısıyla terörün mağdurlarına karşı devletin ayrı ve ağır bir sorumluluğu vardır; ama bu sorumluluk, mağdur-fail dengesini basit bir siyah-beyaz tablosuna indirgeyerek değil, tarihsel bütünlük içinde görülerek yerine getirilebilir. Şehit yakınlarına ve gazilere karşı bu borç kesinlikle ödenmeli; ancak bu borç, Kürtlerin tarihsel şikayetlerini görmezden gelmek pahasına değil, o şikayetlerle birlikte yüzleşilerek ödenebilir.

100 yıllık bir anlatı ve bu anlatıya dayalı devlet pratiği tarihe karışma ihtimaliyle karşı karşıyadır. Bu durum, hayatlarını ve ideolojilerini bu ezber üzerine kurmuş geniş kesimler için büyük bir anlam kaybı yaratacaktır. Karar vericilerin sorumluluğu, bu eski idealizasyonu yıkarken yerine intikamcı bir karşıt idealizasyon koymak değil; eski anlatısı çökenler için de bir güven alanı yaratabilmektir.

Kaynak Tükenmesi ve Rasyonellik

İnsanlar, homo sapiens olarak, çoğu zaman çok kötü siyasi tercihler yapabilirler. Ama bir noktada kaynakların tükendiğini gördüklerinde rasyonel bir seçim de yapabilirler. Bu süreci mümkün kılan şey, aktörlerin ahlaki bir dönüşümü değildir; her tarafın devam etmenin maliyetini durmanın maliyetiyle yeniden hesapladığı bir kırılma noktasıdır. Çatışma çözümü literatüründe buna “olgunlaşma anı” denir: iki taraf da savaşarak daha iyi bir yere varamayacağını gördüğünde müzakere mümkün hale gelir. Aktörler değişmedi; değişen, devam etmenin maliyetiyle durmanın maliyeti arasındaki dengedir.

Tutanaklar bu hesabın büyüklüğünü de somutlaştırıyor. Mahir Polat 8.486 güvenlik personelinin hayatını kaybettiğini, maddi maliyetin 2,3 trilyon dolara ulaştığını aktardı. Cemalettin Kani Torun bu rakamı daha da çarpıcı biçimde çerçeveledi: “2026 yılı birinci çeyreği itibarıyla toplam brüt borç stoku 518 milyar dolar. Yıllık teröre giden kaynak yaklaşık beş katı. Başka bir ifadeyle, terör toplam dış borcumuzun yaklaşık 5 katını oluşturmuş bizden.” Gürsel Erol da hesabı tersinden kurdu: “Bu parayla 1.150 yeni baraj, 66.500 yangın söndürme helikopteri, 460.000 okul, 11 milyon derslik yapılabilirdi.” Kaynak tükenmesi argümanı tutanakta isim ve sayı verilerek konuşuluyor.

Ama aynı mantık ileriye de bakar: eğer bu rasyonellik kaynak tükenmesinin ürünüyse, taraflardan biri bir gün kaynak avantajının geri döndüğünü hissederse aynı rasyonellik süreci tersine de işletebilir. Sürecin kırılganlığı tam burada; ahlaki değil, çıkarsal bir temele oturuyor. Çıkar dengesi bozulduğunda tutacak bir değer zemini kurulmamışsa, mekanizma çöker. Bu nedenle negatif barış — silah sesinin kesilmesi — hem zorunlu hem de yetersizdir.

Ortak Referanslar ya da Dağılma

Bu sürecin gerçek anlamı ve gerçek tehlikesi, hukuki mekanizmanın çok ötesinde bir yerde duruyor. Bir an için her şeyin işlediğini varsayın. Silahlar bırakıldı, ertelemeler uygulandı, hak yoksunlukları kaldırıldı. Peki sonra?

Süreç değerlidir çünkü yeni ortak referanslar yaratabilir; geçmişle yüzleşilebilirse, eşdeğerlilik kabul edilirse, tarihsel travmalar ve bunların siyasal ile anayasal sonuçları gerçekten işlenirse, yeni referanslarla yeni bir toplum inşası mümkün olur. Bu, teknik bir hedeftir ama aynı zamanda sürecin varoluşsal meselesidir.

Tutanaklar bu varoluşsal soruyu kristal netliğinde ortaya koydu: aynı Meclis kürsüsünde herkes aynı kelimeleri kullandı, ama hiç kimse aynı şeyi söylemedi.

SözcükİYİPAKP/MHPDEMCHP/Yeni Parti
ŞehitlerMağdur, itiraz kaynağıOnur, vefa borcuÖzür, yüzleşme nesnesiSorumluluk, taahhüt
Kardeşlik“Zaten kardeştik”“Güçlendirilecek”“Koşulu haklar”“Yeniden kurulacak”
Demokrasi“Tehdit altında”“Güçlendirilecek”“Başlangıç adımı”“Yetersiz”
Cumhuriyet“Koruma”“Güçlendirme”“Tamamlama”“Demokratikleştirme”

Kelimeler aynı, anlam tam zıt. DEM “cumhuriyetin tamamlanması” derken, İYİP “cumhuriyetin korunması” diyor. AKP “kardeşliğin güçlendirilmesi” derken, DEM “eşit yurttaşlık hakkının tanınması” diyor. Tek gerçekten ortak nokta şu: “Şiddetin bitmesini istiyoruz.” Bu, her partiden destek aldı. Ama bunun nasıl gerçekleşeceği konusunda mutabakat yok.

Gerçekten ortak referanslara sahip toplumlar aynı kelimelere aynı anlamı yükler. Tutanaklar, bu sürecin ortak anlam üretmekten uzak olduğunu, yalnızca ortak sözcükler paylaştığını gösteriyor. Bu, sürecin başarısızlığı değil; başlangıç noktasının nerede olduğunun tespiti. Başarının ölçütü de o ortak sözcüklere zamanla ortak anlam yüklenip yüklenemeyeceği olacak.

Çünkü artık şunu kabul etmek zorunlu hale geldi: eskiye dair hiçbir referans geçerli değil. Kürt ulusal bilinci, orta sınıfı, sermaye sınıfı ve aydını oluşmuş durumda. Bu gerçek yalnızca DEM çizgisindeki Kürtler tarafından değil, onun dışındaki Kürt unsurlar hatta sürece karşı olan unsurlar tarafından da net olarak görülüyor. Olgunlaşmış bir ulusal bilinç geri alınamaz; bu sosyolojik bir gerçek, siyasi bir tercih değil.

Bu bize şunu söylüyor: “donmuş çatışma” artık sürdürülebilir bir denge değil. Önümüzdeki ikili çok daha keskin: ya yeni ortak referanslarla inşa edilen bir barış, ya da parçalanma. Başarısızlığın faturası bu yüzden daha ağırdır; sadece bir süreç çökmez, bu ikili içinde en kötü seçenek aktive olur. Kesin olan husus şu, Pandora’nın kutusu sonuna kadar açılmış vaziyette…

Trajik Boşluk

Sürecin potansiyeline inansak bile, ortada giderilmesi çok güç bir boşluk var.

Gerçek bir barış mimarisinin inşası; liderler paktının çok ötesinde, geçiş dönemi adaletini, anayasal tasarımı, hakikat ve uzlaşma mekanizmalarını anlayan entelektüel ve kurumsal kapasite gerektirir. Güney Afrika’yı kalıcı kılan TRC sürecinin hukuki çerçevesi değil, toplumun derinliğine işleyen ortak anlatı inşasıydı. Kuzey İrlanda’yı tutan Cuma Anlaşması’nın maddeleri değil, o maddelerin altındaki karşılıklı tanımaydı. Kolombiya’yı bu yolda tutan uluslararası hukuk uzmanları, sivil toplum ve bağımsız kurumların varlığıydı.

Türkiye bu süreçte hiçbirine sahip değil. On yılda tasfiye edildi, sürgüne gitti, susturuldu ya da kendi kendini susturdu bu kapasiteler. “Barışı inşa edecek figürler” sorusu sorulduğunda ortaya çıkan sessizlik, sürecin en büyük yapısal açmazıdır.

Üstüne bir de şunu ekliyorum: güven artırıcı politikalar değil, antidemokratik uygulamalar sürece paralel biçimde yürüyor. Bu en kendi kendini baltalayan çelişkidir. Bir barış süreci özünde şunu söylemek zorundadır: “Çatışmayı üreten sistemi değiştirmeye hazırız.” Ama sistem değişmiyorsa, yalnızca çatışma donduruluyorsa, ortaya çıkan şey negatif barıştır; silah sesi kesilir ama adalet, tanınma ve eşitlik üretilmez. Negatif barış kırılgandır; çünkü onu ayakta tutan şey kurumlar değil, liderlerin ömrü ve “sarsılmaz iradesi”dir.

Masum Kimse Yok

Ortada masum kimsenin olmadığını görüyorum. Devlet, onlarca yıl inkâr, asimilasyon ve şiddetle bu koşulları üretti. PKK, o koşullar içinde sivillere yönelik şiddet dahil pek çok yıkıma da neden oldu. Siyasal elitler travmayı hem ürettiler hem ondan beslendiler. Toplum ise o travmanın içinde şekillendi; büyük ölçüde mağdur, ama bir ölçüde de bu siyasal kültürün taşıyıcısı.

Bu tespit hiç kimseyi muaf kılmaz. Ama şunu söyler: temiz elleri beklemek çok gerçekçi değil. Ve aynı tespit hesap verebilirlik sorununu da doğurur; zira hesap talep etme meşruiyeti her zaman belirli bir “masumiyet” iddiasına dayanmak zorundadır. “Masum kimse yok” önermesi güçlüler tarafından kolaylıkla kalkan olarak kullanılabilir. Bu riske dikkat etmek gerekir.

Belki daha işlevsel soru şudur: mevcut aktörlerin hangisinin çıkarı döngüyü kırmakla daha örtüşüyor, hangisinin çıkarı onu sürdürmekle? Cevabı garanti vermiyor; ama masumiyet yokluğunu kanımca bir tıkanmadan çıkış noktasına dönüştürüyor.

Yeni Parti’nin İstisnası

Koca bir yanlışlar ve dayatmalar kümesi içinde, Meclis çatısı altında not düşülmesi gereken yegâne istisnai tutum Yeni Parti’den geldi. Parti, kendi kurumsal kararını bildirmekle birlikte milletvekillerini oylamada serbest bıraktı. Böylesine anti-demokratik bir iklimde “demokratik bir yol” izlemeyi ontolojik olarak yanlış görebilirsiniz, karizmanın çizilmesi olarak değerlendirebilirsiniz, buna saygı duyarım. Ancak vekillerin vicdanıyla baş başa bırakıldığı bu tabloda, evet oyu verenler kadar hayır oyu verenlerin gerekçeleri de son derece saygın değerlendirmeler içeriyordu.

Tutanakların en kişisel ve en öz-eleştirel konuşması, bu süreçte evet oyu kullanan Ahmet Şık’a ait. IRA’yı, İrlanda barış sürecini, uluslararası karşılaştırmalı örnekleri, 7. maddedeki izleme kurulunun yetersizliğini ve hesap verebilirlik mekanizmalarının eksikliğini analiz etti. Tüm bu itirazları sıraladıktan sonra şöyle dedi: “Bu tasarıya dair dile getirdiğim tüm eleştiriler, kaygılar ve uyarılar geçerliliğini korumaktadır. Ama bu, ödenen bedellere, kuşaktan kuşağa taşınan dayanışma ve barış iradesine duyduğumuz sorumluluğun önünde durmamızı gerektirmiyor.” Ve evet oyu kullandı.

Bu bir tercih, paradigma savunması değil. Ve belki de bu yüzden tüm tutanakların en dürüst konuşmasıdır: ne coşkuyla sahiplenme ne öfkeyle red. Eksikliklerin tamamen farkında, ama “yarın her şeyi talebe bırakmak yerine bugün sahip çıkmak” kararı.

Ben Olsaydım Ne Yapardım?

Tüm bu analizin sonunda kendime şu soruyu soruyorum: Ben parlamentoda olsaydım, o genel kurulda ne yapardım?

Muhtemelen, Türkiye’nin yüz yıl sonrasında yakaladığı tarihsel fırsattan bunu mu çıkarıyoruz? Koca bir ömür, koca bir müktesebat ve mücadele bunun için miydi? diye isyan ederdim. Ama oylama anı geldiğinde “evet” derdim.

Bu, siyasi literatürde bir kesim tarafından şeytanlaştırılan “yetmez ama evet” tavrı değildir; onun çok ama çok gerisinde bir şeydir. Sürece ve aktörlerine yöneltilen kurumsal, hukuki eleştirilerin tamamı haklıdır. Ama “evet”i mümkün kılan şey şudur: geri dönüşün artık mümkün olmadığını görüyorum. Kürt ulusal gerçekliği masadadır ve orada kalacaktır. Bu yapıyı süresiz baskı altında tutmak artık mümkün değil; o seçenek, tablonun dışında. Önümüzdeki gerçek ikili, yeni ortak referanslarla bir barış ya da dağılmadır. Ve bu ikili içinde, tüm defolarıyla bu girişim, durmanın bedeli olan dağılmaya göre hâlâ daha az yıkıcı bir ihtimali barındırıyor.

Burada ölüm değil yaşam belirleyici olsun, kan dursun, bir entegrasyon başlasın dürtüsü var. Çok mütevazı, ama asla değersiz olmayan, en ilkel yaşama tutunma çabasıdır bu. Büyük beklentiler yok, coşku yok; sadece bir sürecin başladığının ve bunun çok daha iyi ya da çok daha kötü bir yere evrilebileceğinin farkındalığıyla atılmış bir oy.

Türkiye’nin siyasal kodları güncellenecek, bu kaçınılmaz görünüyor. Pek temiz olmayan ellerin kuralsız girişimiyle. Başka eller yoktu çünkü; masum kimse yoktu. Ve bize düşen, idealize etmeden, ahlaki yargı dağıtmadan, bu ülkenin yüz yıllık bataklığı bizzat onu yaratanların kuralsız elleriyle kurutma girişimini sükunetle anlamaya çalışmaktır.

Başarısızlığın faturası ağır olacak. Ama denemenin kendisinin olmayışının faturası daha da ağır olurdu.

Seyircinin Günahı

76 sayfa boyunca TBMM kürsüsünde hiç kimse “beraber ne inşa ediyoruz?” sorusunu tam anlamıyla sormadı. Herkes “bu süreç beni ne yapıyor?” sorusunu sordu. AKP “bizi güçlendiriyor” dedi, DEM “bizi tanıyor” dedi, İYİP “bizi tehdit ediyor” dedi. Ve hiç kimse “ortak bir anlam zeminini nasıl kurarız?” diye sormadı.

Bu, elitler paktının sınırıdır. Ama bu sınır yalnızca Meclis salonuna ait değil.

Biz de — entelektüeller, akademisyenler, gazeteciler, aydın olduğunu iddia edenler — aynı soruyu sorduk. “Bu süreç bizi ne yapıyor, bizi ne yerine koyuyor, bizi hangi tarihsel kategoriye sokuyor?” diye sorduk. “Bu sürecin içinde biz ne inşa edebiliriz?” diye sormadık.

Eleştirdiğimiz elitlerin seyircisiydik. Ama seyircinin de günahı var.

Bu seyircilik iki biçim alıyor ve ikisi de eşit derecede sorunlu. Birincisi, sürecin tüm defolarını defalarca kataloglayıp “temiz ellerin” gelmesini beklemek. Temiz eller hemen gelmeyecek — bunu yukarıda zaten tartıştık. Temiz elleri beklemek, pakt elitlerinin süreci işgal etmesine izin vermektir. İkincisi, o defolardan gözlerini yumarak sahiplenmek ve nasiplenmek belki. Bu da başka bir sorun; çünkü savunmak için eleştirmekten vazgeçmek, inşa edebileceğimiz en değerli şeyi — dürüst bir ortak anlam zemini — baştan yok ediyor.

O zaman ne yapmalı?

Ahmet Şık’ın sözünü biraz farklı biçimde ödünç alıyorum: “Yarın her şeyi talebe bırakmak yerine bugün sahip çıkmak.” Bu Meclis konuşması bağlamında söylendi; ama entelektüel sorumluluk bağlamında da aynı şekilde geçerli.

Bugün sahip çıkmak şu anlama geliyor: Dört ayrı mağdur tanımı yan yana yaşarken, ortak bir mağduriyet çerçevesi kurmaya çalışmak. Aynı kelimeler zıt anlamlarla kullanılırken, kavramsal bir zemin inşasına girişmek — kardeşlik ne demek, demokrasi ne demek, cumhuriyet ne demek sorusunu siyasal elitlere bırakmamak. Tarihsel yüzleşmenin kurumsal kapasitesi tasfiye edilmişken, o kapasitenin yeniden üretilmesi için çaba göstermek. Sürecin izlenmesi, belgelenmesi, hesap sorulabilir kılınması için mekanizmalar oluşturmak.

Seyirci kalmak aktif bir pozisyon alıştır. Sessizlik de bir tercihten oluşur. Ve bu süreci izleyenler açısından en temel etik soru şudur: “Elitler pakta ne katar?” sorusunun yanına “Ben ne katarım?” sorusunu ekleyebilmek.

Barış bir elit müzakeresiyle başlar belki; ama toplumsal bir anlam üretme süreciyle ayakta kalır. O anlam üretme sürecinin aktörleri, Meclis salonundakiler değil — ya da yalnızca onlar değil. Bu yazıyı okuyanlar da o sürecin potansiyel aktörleri. Seyirciliğe devam etmek, o potansiyeli elitler paktına devretmektir.

Masum kimse yok. Seyirci de dahil.

14 Ağustos 2026

Kategori:Genel

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir