İçeriğe geç

Kurucu Yas: Barışın Tutulmayan Koşulu

Anayasal barış neden hep yarım kalır?

Prof. Dr. Osman Can

Türkiye’de barış tartışmaları her seferinde benzer bir döngüyü izliyor. Bir müzakere sürecinin açıldığı haberi gelir. Bir umut anı yaşanır. Ardından süreç çöker ya da donuklaşır; neden işlemediğine dair analizler, çoğu zaman suç isnatlarıyla birlikte üretilir: niyet eksikliği, güvensizlik, jeopolitik engeller, iç siyasi hesaplar… Bu analizlerin tamamı doğrudur; ama belki hepsinden önce sorulması gereken soru hiç sorulmadı: Bu süreç hangi zeminde yürüdü?

Zeminin sorunu bir kurum tasarımı meselesi değil. Bir psikolojik olgunluk meselesi de değil, bireysel anlamda. Daha derin bir şeyden söz ediyorum: toplumsal bir ontolojik koşuldan. Adını koyalım — kurucu yas.

‘Kurucu’ kelimesini rastgele seçmedim. Anayasa teorisindeki kurucu iktidar kavramından ilham alıyor — anayasal düzeni önceleyen, onu mümkün kılan ama kendisi o düzenin içinde olmayan kudret anlamında. Sieyès’ten Schmitt’e uzanan bu gelenek, kurucu iktidarı amorf, önceden biçimlendirilmemiş bir siyasi enerji olarak tanımlar: anayasayı yazan ama anayasa tarafından yazılamayacak olan güç. Bu kudretin gözden kaçırılan bir yüzü var: hiçbir zaman gerçekten amorf değildir, duygulardan ari değildir. Bu iktidara eşlik eden duygu, kurulu düzenin amacını, ruhunu ve ideolojik zeminini biçimlendirir — salt bir iktidar değil, bir kolektif kimlik ve ruh biçimlendirme kudretidir de.

Bu duyguyu besleyen işlenmemiş bir travma ise, kurucu duygunun adı korkudur ya da kaygıdır; ve biçimlendirdiği anayasal düzenin sonuçları da yıkıcıdır. Kurucu travma, olumsuz ve tahrip edici bir inşanın harcıdır — devlet düzenini bir arada tutan ama onu korku, inkâr ve glorifikasyonla bağlayan malzeme. Kurucu yas ise barışçı ve olumlu bir inşanın harcıdır; ya da daha doğrusu, dinamiğidir. Harç değişmeden yapıyı yeniden düzenlemek, aynı bağ malzemesi üzerinde farklı bir plan uygulamaktan ibarettir. Kurumlar aynı kalabilir — ama onları bir arada tutan şey korkudan anlayışa, inkârdan tanımaya, glorifikasyondan gerçek onura dönüştüğünde, üzerinde yükseldiği yapı da kompozisyonu da ona göre dönüşür.

Kaynağındaki Yara: İnkâr Edilen Kırılganlık

Vamık Volkan, büyük toplumsal travmaların yalnızca tarihsel kırılmalar olmadığını, toplumların kurucu kimliklerine nakşedilen yapısal yaralara dönüştüğünü gösterdi. Volkan’ın “seçilmiş travma” dediği şey, bir toplumun yasını tutamadığı kaybı, sonraki nesillere siyasi mobilizasyon aracı olarak devretmesidir. O zaman artık tarihten söz etmiyoruz — kalıtsal bir işlevsel mekanizmadan söz ediyoruz.

Türkiye’nin anayasal düzeni, bu tarifin tam karşılığı olan bir kurucu travmanın üzerine inşa edildi. Bu travmanın merkezinde, çoğu zaman sanıldığı gibi soyut bir “imparatorluğun çöküşü” değil, çok somut bir yıkım var: 1912–1913 Balkan felaketi. Balkanlar, Osmanlı kimliğinin çeperindeki bir toprak parçası değil, bizzat kurucu coğrafyasıydı — nüfusun en eğitimli, Avrupa’yla en temaslı kesiminin, imparatorluğun deyim yerindeyse aklının, kalbinin ve yaşam enerjisinin yurdu. O coğrafyada yaşanan kitlesel kıyım, ki buna soykırım diyebiliriz, sürgün ve etnik temizlik; ve belki daha da derinde, bütün bunların büyük devletlerin gözü önünde, hiçbir engelleme girişimi olmadan yaşanmasının bıraktığı çaresizlik, yalnızlık ve terk edilmişlik — “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” cümlesinde donan o duygu — işte korku ekseninde örgütlenen kolektif kimliğin asıl hammaddesi budur. Sèvres’in varoluşsal tehdidi ve toprak kayıpları bu yaranın üzerine biner; ama yaranın kendisi Balkanlardadır.

Burada, Judith Butler’ın geliştirdiği bir kavrayışı anayasal düzleme taşımak aydınlatıcı olabilir. Butler’a göre şiddet çoğu zaman gücün değil, inkâr edilen bir kırılganlığın dışavurumudur: insanın kırılganlığıyla ve kayıp karşısındaki çaresizliğiyle yüzleşmek yerine, o duyguyu bir tahakküm fantezisine çevirmesinin sonucu. Türkiye örneğinde bu mekanizma kendine özgü bir biçim alıyor. Burada yenilgi inkâr edilmez — Sèvres tehdidi ve toprak kayıpları kurucu anlatının tam merkezindedir. İnkâr edilen, yenilginin kendisi değil, Balkan yıkımının açığa çıkardığı o çaresizlik ve terk edilmişlik; yani kırılganlığın ta kendisidir. Bu kırılganlıkla yüzleşip yası tutulacağına, kayıp hızla kurgusal bir ulus inşasına tahvil edilir: türdeş, bölünmez ve ezeli bir ulusal “biz” kurgusu — içinde hiçbir çatlağa, farka ya da bağımlılığa yer olmadığı için yaralanamaz sayılan bir bütün. İcat edilmiş süreklilikler ve türdeşleştirme siyasetiyle örülen bu etnik-ulusçu kurgu, özünde bir savunma zırhıdır: yaranın bir daha açılmaması için farkın ve çoğulluğun reddi üzerine yükselir. Böylece inkâr edilen kırılganlık, yeni düzenin ortadan kaldırmaya çalıştığı bir sorun değil, üzerine kurulduğu zemin haline gelir.

Peki bu kırılganlık neden içeriye, kendi komşusuna dönük bir şiddete evrildi? Burada travma psikolojisinin bilinen bir mekanizması devrede: aktarım. Yıkımı yaşatan asıl güç — Balkanlar’ı kaybettiren, kıyımı uzaktan izleyen büyük devletler, kısaca “Avrupa” — ulaşılamaz, kendisiyle hesaplaşılamaz bir faildi. Onunla ve açtığı çaresizlikle yüzleşmek yerine, bu duygu daha yakındaki, daha “ele gelir” bir figüre taşındı: içerideki öteki, yansıtma yoluyla dışarıdaki failin temsilcisi hâline geldi. Bu travmatik zihniyetin haritasında Ermeni, Avrupa’nın içerideki uzantısı olarak; Kürt ise — epey bir zorlamayla da olsa — yine Avrupa’nın elindeki bir araç olarak kodlandı. Oysa ikisi de, aslında kendilerinin olmayan bir yükü, dışarıdan gelen yıkımın yükünü taşımaya zorlandı. Bunu söylemek bir suçlama değil, bir teşhistir: suçun kime kesileceğini değil, yasın nerede tutulması gerektiğini gösterir. Çünkü bu düğüm ancak asıl kayıpla, Balkan yıkımının çaresizliğiyle yüzleşildiğinde gevşer — içerideki öteki ancak o zaman failin vekili olmaktan çıkıp yeniden yurttaş olabilir.

Bu zeminde kurulan sözleşme, gerçek anlamda bir sözleşme değil, negatif bir toplum sözleşmesidir — korkuya dayalı, örtük bir uzlaşım. “En azından elimizde kalan budur, bunu koruyalım.” Korku gerçektir; ama onun üzerine kurulan düzen, onaylanmış bir uzlaşı değil, dayatılmış bir kaygı yönetimidir. Kurucu şiddet dediğimiz şey de, özünde bu kaçışın — yas tutmaktan ve kırılganlığı kabul etmekten kaçışın — anayasal bir biçim kazanmış halidir.

Sorun şu: Bu temel üzerine inşa edilen her barış girişimi, zamanla aynı yaraya çarpar — inkâr edilen kırılganlığın şiddete dönüşen savunma refleksine.

Yas mı, Glorifikasyon mu?

Travmanın işlenmemesinin iki çıkış yolu var; biri sağlıklı, biri değil. Sağlıklı yol yastır: kaybı gerçekliğiyle tanımak, insanın varoluşsal olarak ne kadar yaralanabilir olduğunu kabul etmek, ardından bırakmak. Diğer yol ise glorifikasyondur: yasını tutamadığın kaybı yüceltmek, kırılganlıktan kaçmak için büyüklenmeye sığınmak — Melanie Klein’ın “manik savunma” dediği şey. Kaybın yarattığı çaresizlik hissinden kaçmak için bir zafer anlatısına sığınmak.

Türkiye’de kurucu dönemin anlatısı kuvvetli bir glorifikasyon barındırıyor. Kendi tarihimizden bakalım. İki Mohaç Savaşı var: Birincisi (1526), Macar Krallığı’nı çökerten büyük zafer — herkes bilir. İkincisi (1687), Osmanlı’nın Orta Avrupa’daki geri çekilişini kesinleştiren kahredici yenilgi — neredeyse kimse bilmez. İkinci Mohaç, birincinin gölgesinde yok oldu. Çünkü yasını tutamadığın şey hafızadan silinir; birinci savaşın glorifikasyonu ikincisini görünmez kıldı.

Aynı mekanizma yakın tarihimizde daha da çarpıcı işliyor — ama burada kritik bir ayrım şart. 1. Dünya Savaşı’nın etrafında örülen anlatılar, zaferiyle de yenilgisiyle de, daha derindeki bir yaranın üzerini örten performatif bir katmandan ibarettir. Osmanlı bu savaşın gerçek bir aktörü bile değildi; büyük devletlerin kapışmasında küçük bir rol kapma çabası, zihniyeti çoktan biçimlenmiş bir elitin kendi kuruluş tasavvurunu gerçekleştirmek için bir aşama — hatta bir fırsat — olarak baktığı bir serüvendi. Esas travma Harb-i Umumi değil; ondan hemen önce, yası tutulmadan, belki de ondan kaçılarak geçiştirilen Balkan yıkımıdır.

Çanakkale’nin zaferi de Sarıkamış’ın felaketi de bu yüzden birer “seçilmiş” anlatıdır — biri olumlu, biri olumsuz. Sarıkamış’ta Enver Paşa’nın kış ortasındaki harekâtının dondurup yok ettiği on binlerce asker “şehitlik” söylemiyle çerçevelenir; Çanakkale ise bir zafer parıltısına dönüştürülür. İkisi de o asıl çaresizliğin üzerini örten, yeni kuruluşun işlevsel enstrümanlarıdır.

Aynı yıllarda kendi gayrimüslim komşularına yönelen etnik temizlik politikaları ise bu iki anlatıya da sığmaz: kendini varoluşsal bir tehdidin mağduru olarak kuran bir hikâye, aynı anda bir başkasına yönelen yıkımın sorumluluğunu da taşıyamaz. Olup bitene soykırım adının verilmesi bu yüzden kuruluş zihniyeti açısından kabul edilemezdir. Bu iki anlatı böylece yalnızca Balkan yarasının değil, o yaranın başkalarında açtığı yaranın da üzerini örter.

Burada yaygın bir yanılgıyı düzeltmek gerekiyor. Çoğu zaman anayasal düzenin yalnızca “ötekinin” kaybını görmezden geldiği, kendi “makbul yurttaşının” kaybı içinse içtenlikle yas tuttuğu varsayılır. Oysa durum daha karmaşık: devletin kendi ölüsü için sahnelediği şey de çoğu zaman yas değildir. Şehitlik törenlerinde, resmi ritüellerde ve nutuklarda öne çıkan, acının dönüştürücülüğüne teslim olmak ve kayıpla yüzleşmek değil; kaybı bir mobilizasyon enerjisine çevirmektir.

Çünkü gerçek yas, kaybın karşısında bir tür silahsızlanmayı, kendi kırılganlığını kabul etmeyi gerektirir. Devlet ise bu kırılganlıktan kaçmak için kendi kaybını çoğu zaman anında bir yüceltmeye dönüştürür; onu yeni bir dayanışma ve seferberlik çağrısının aracı kılar. Böylece tutulamayan yas, çoğu zaman farkında olmadan, yeni bir gerilimin kaynağına dönüşür.

Birinci Dünya Savaşı’nın bütünsel yenilgisi ise uzun süre “Almanya yenilince biz de yenilmiş sayıldık” formülüne büründürüldü; faillik böylece dışarıya yıkıldı. Lozan ise çift kodlu kaldı: hem yenilginin meşru hukuki belgesi, hem de Sèvres’i yırtan kurucu zafer olarak okundu. Bugün Lozan’ı “hezimet belgesi” sayanlar da, zafer diye kutlayanlar da yası tutmaktan kaçıyor — yalnızca kaçış yönleri farklı. Nutuk ise glorifikasyonun doruğudur: Lozan’ı tartışmaya açanları hain ilan eden kurucu metin, aynı zamanda toplumsal yası bastıran metindir.

Almanya’da da aynı mekanizma işler. 1914’teki büyük Alman zaferinin “Tannenberg” diye anılması çarpıcı bir örnektir. Muharebe aslında coğrafi olarak orada geçmedi; ama 1410’da bu topraklarda Slav–Baltık güçlerine karşı kaybedilen Tannenberg Savaşı’nı sembolik olarak “geri almak” için bu isim seçildi. Yas tutulmayan, neredeyse beş yüzyıllık bir yenilgi, bir zaferle örtüldü. Zaferin komutanları Hindenburg ve Ludendorff, Prusya’nın kurtarıcıları olarak devasa efsanelere dönüştürüldü; bu da Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı yenilgisiyle ve kendi kırılganlığıyla yüzleşemeyen bir toplumun, acıyı manik bir savunmayla örtme çabasıydı. Yenilgi, yası tutulacağına bastırıldı — ve inkâr edilen o kırılganlığın sonra nereye evrildiğini biliyoruz.

Glorifikasyon çoğu zaman “biz üstünüz” biçiminde değil, “kurumsal zorunluluk bunu gerektiriyor” biçiminde de işler. Alice Miller’ın Yetenekli Çocuğun Dramı‘nda gösterdiği sahte benlik yapısına benzer: gerçek acıyı bastırıp toplumsal beklentiye uyum sağlayan bir performans. Bastırılan geri döner — ama glorifikasyon dili ve savunma mekanizmasıyla.

Glorifikasyonun ürettiği şiddeti anlamak için faili yalnızca “canavar” olarak gören çerçeve yetmiyor. Canavarın ardındaki çocuğu — kendi işlenmemiş kaybıyla, inkâr ettiği kırılganlığıyla biçimlenen özneyi — göremeyen bir analiz, döngünün nerede kırılması gerektiğini de göremez. Bu bir mazeret üretmek değil; yasın nerede tıkandığını teşhis etme çabasıdır.

Üç Yas, Bir Yol

Meselenin nüansını korumak için üç aşamayı birbirinden ayırt etmek gerekiyor — ikisi yas, biri yasın mümkün kıldığı tanıma; ama üçü de birbirinin önkoşulu.

Birincisi, herkesin önce kendi kaybının yasını tutması. Bu salt bir mağduriyet envanteri değil; kimsenin ötekine yaptıklarına değil, bizzat kendi yıkımına, kendi kırılganlığına bakarak başlaması gerektiği anlamına geliyor. Balkanlarda kitlesel şiddete uğrayanlar, 1915 Ermenileri, Çaldıran’dan (1514) bu yana mezhepsel ve siyasi şiddete maruz kalmış Aleviler, asimilasyona ve zorla göçe uğramış Kürtler — her biri önce kendi kaybını, onu bir seferberlik aracına çevirmeden işlemek durumunda. Bu adım kurucu bir öncelik taşıyor: kendi kaybını işlemeyen topluluk onu glorifikasyona dönüştürür ve ötekine yansıtır. Balkanlarda yaşanan felaketin yasını tutmamış nesillerin aynı şiddeti azınlıklara uygulaması, bu mekanizmanın kurumsal ifadesidir.

İkincisi, glorifikasyondan vazgeçmek. Bu, birincinin tamamlanıp tamamlanmadığının göstergesidir; zayıflıkla ve kırılganlıkla barışıldığında büyüklenme anlatısına ihtiyaç kalmaz. Almanya bunu hiç yapmadı. Alexander ve Margarete Mitscherlich’in 1967 tarihli Yas Tutamamanın Acizliği‘nde tespit ettiği manik savunma tam da buydu: kaybın büyüklenme fantezisiyle örtülmesi, yası tutulacak sessizliğin Wirtschaftswunder’le (ekonomik mucize) doldurulması. Almanya güçlü Batı ebeveynine yaslanan iyi çocuğun performansını sergiledi — özgün yasını değil, ebeveynin beklediği pişmanlığı.

Üçüncüsü, ötekine yapılanı görmek ve tanımak. Bu bir yas tipi değil — yasın mümkün kıldığı şey. Kendi kaybını işlememiş, glorifikasyondan arınmamış bir topluluk ötekinin acısını gerçek anlamda göremez. İkinci adım atılmadan yapılan üçüncü adım, gerçek yasa değil performatif tanımaya dönüşür — tarihin kabulü gibi görünen, ama paradoksal olarak yeni bir glorifikasyonu (“Biz suçumuzu en iyi kabul eden milletiz”) besleyen bir suçluluk gösterisine.

Sıralı Model: Nasıl?

Peki kurucu yas nasıl gerçekleşir? Burada somut bir sıra önerebilirim.

Önce, kendine yapılanı görmek ve onunla barış tesis etmek. Bu “mazlum kimliği”ni pekiştirmek değil — tam tersine, mağduriyeti bir mobilizasyon aracından arındırıp gerçek bir yas nesnesine dönüştürmek. İmparatorluğun çöküşünden, özellikle de Balkan yıkımından duyulan gerçek acıyı, o dönemin insanlarının yaşadığı varoluşsal sarsıntıyı insani düzeyde tanımak. Siyasi kullanım değil, içten bir tanıma.

Ardından, glorifikasyondan vazgeçmek. En büyük direnç noktası burada ortaya çıkıyor. Glorifikasyon, kırılganlıktan kaçmanın en sağlam kalesidir; onu bırakmak, korunaklı büyüklük anlatısını terk etmek demek. Oysa dışa vurulan büyüklük ve güç gösterisi, çoğu zaman içteki kırılganlığın, inkâr edilen o derin yaranın işaretidir. Bunu kabul etmek, bu adımı mümkün kılan tek şey.

Son olarak, ötekine yapılanı görmek ve kabul etmek. Bu adım önceki ikisi olmadan atılırsa ya araçsallaşır ya da kültür savaşına yem olur.

Tüm bu süreçte belirleyici olan bir yön var: suçlu aramaktan çok, içe dönmek. Bu bir hesaplaşma değil, aslında bir arınma.

Bu süreci mahkeme salonundan değil, iyileşme çadırından hareketle tarif etmek gerekiyor. Mahkeme salonunda faillik, suç ve ceza saptanır — bu zorunludur, ama yasın ağırlığını kaldıramaz. İyileşme çadırı ise kaybı gerçekliğiyle, ortak bir kırılganlık bilinciyle tutmaya hazır bir uzamdır: yargısız, hesapsız; ve belki de kalıcı dönüşümün tek zemini. Anma törenleri, resmi özürler, anıtsal projeler gereklidir — ama ritüelin biçimi tek başına yasın işini yapmaz. Performatif yas kabuğu sürdürür; gerçek yas kabuğu kırar.

Kürt Meselesi: Asimetri Yanılsaması

Bu çerçeve tek taraflı bir yükümlülük tablosu değil. Mekanizma taraf tanımıyor.

“1915 Ermeni soykırımında Kürtlerin payı büyüktür, bunu kabul ediyoruz” ifadesiyle bir adım atılmış görünüyor. Ve bu adımın ahlaki önemi var. Ama burada da sırayı sormak gerekiyor: bu üçüncü adım, birinci ve ikinci adım atılmadan yapılıyorsa ne olur?

Kürt kolektif belleğindeki şehit söylemi de, tıpkı devletin resmi söyleminde olduğu gibi, tutulamayan yasın çarpıcı bir biçimidir. Şehit olarak çerçevelenen ölüm siyasi mobilizasyon gücü kazanıyor ama yas nesnesi olmaktan çıkıyor. Burada da tutulan şey yas değil, davayı kutsayan bir anlatıdır. Ölüm; acıyı duymak, hareketin kendi içindeki dinamikleri sorgulamak ya da kaybın gerçekliğini kabul etmek için değil, davayı yüceltmek için araçsallaşıyor. Glorifikasyon bunu kapatıyor. Zorla göç, köy yakmaları, katliamlar, dil yıkımı ise çoğu zaman içe dönük bir toplumsal yas olarak değil, Türk devletine karşı siyasi suçlama malzemesi olarak işliyor.

Bu saptama bir moral denklik iddiası taşımıyor. Yapılan şiddetin ölçeği ve yönü asimetrik; bu gerçek değişmiyor. Ama kurucu yasın her topluluğun kendi içinde yürütmesi gereken bir süreç olduğu da değişmiyor. Bir tarafın adımı diğerinin arenasında araçsallaşmaya mahkûm olmadan önce, eşzamanlılık şart.

Karşılaştırmalı Bir Bakış: Glorifikasyon Ne Zaman Çözülür?

Arjantin’de Madres de Plaza de Mayo, her perşembe yıllarca devlet meydanında yürüdü. Kurumlar değil, annelerin bedenleri yasın kabı oldu. Güney Afrika’da Mandela, bizzat mağdurun yası modellemesinin kurumsal barışı mümkün kıldığını gösterdi. Her iki vakada da belirleyici olan, içeriden gelen bir ses ve kamusal bir yas biçimiydi.

Almanya’da ise 1968 kuşağının eleştirisi, sosyalist ideolojik çerçevesiyle lekelendiği için muhafazakâr sağ tarafından içeriğiyle değil kaynağıyla reddedildi. Bu kritik bir derse işaret ediyor: üçüncü adım, belirli bir siyasi cepheyle özdeşleşmiş bir gruptan gelirse toplumsal yasa değil kültür savaşına dönüşür.

Türkiye için bu haritadan çıkan tablo şu: Şimdiye kadar yapılan barış girişimleri, her seferinde siyasi fraksiyonların projesine dönüştü ve karşı tarafın ideolojik lekesi gösterilerek reddedildi. Kurucu yas, bir fraksiyonun projesi olamaz. Siyasi çizgiler ötesinde bir taşıyıcı gerektiriyor — bu taşıyıcının ne olabileceği sorusu, Türkiye’de hâlâ yanıt bekliyor.

Ama belki yanıt zaten orada. Galatasaray’da otuz yılı aşkın süredir toplanan Cumartesi Anneleri — hiçbir öç talebi taşımadan, yalnızca kayıplarının yasını tutan, siyasi etiket taşımayan, ritüel ve tekrarlayan bir bedensel yas içinde. Arjantin’deki Madres’in tam karşılığı. Ve devletin tepkisi bizzat tezin kanıtı. Bu anneler görmezden gelinmiyor; etrafları bariyerlerle çevrilip çevik kuvvetle yalıtılıyor. Yas bastırılmıyor — “yönetiliyor.”

Bu ayrım söylediğimiz her şeyi doğruluyor: kurucu travmasını işlememiş, kırılganlığını şiddetle örten bir devlet, hiçbir öç talebi taşımayan sade ve sivil bir yası dahi tolere edemiyor. Resmî törenlerin yüceltmeci yasının karşısında duran bu sahici yas, tam da devletin kendi savunma kurgusunu — iyiyi bütünüyle kendinde, kötüyü bütünüyle ötekinde konumlayan o paranoid-şizoid düzeni — tehdit ediyor. Annelerin yasını “yöneten” devlet, aslında kendisinin tutmaktan kaçındığı yası engelliyor.

Barış mı Önce, Yas mı?

Burada en kritik kavramsal kırılmaya geliyorum.

“Önce barışı sağlayalım, ardından toplumsal yüzleşme gelir” ya da tam tersi “önce yüzleşme olmadan barış olmaz” — her iki önerme de yanlış. Barış süreci ile kurucu yas ardışık değil, eşzamanlı olmak zorunda.

Barış süreci, mağdurun sesinin kamuya açılacağı bir siyasi uzam olmadan anlam taşımaz — o ses açılmadan yürütülen müzakere performatif barışa, bir elitler paktına dönüşür. Ama mağdurun sesi de bir barış sürecinin açtığı güvenli alan olmadan gerçek anlamda duyulamaz. İkisi birbirinin önkoşulu.

Türkiye’nin bugüne kadar yürüttüğü barış süreçlerinin “kutsiyetsiz” kaldığı buradan anlaşılıyor. Toplumsal katılım olmadan, hafıza siyasetine dokunmadan, ortak kırılganlığa temas etmeden yürütülen teknik müzakereler — bunlar zemin değil, hava üzerinde inşaat. Ertuğrul Kaan Yıldırım, bu sürecin “illiberal-otoriter barış” niteliğini ve hafıza siyasetinin araçsallığını Birikim’de keskin biçimde tarif ediyor. Ben burada o teşhisi bir katman derine taşımak istiyorum: hafıza neden araçsallaşıyor? Çünkü yas tutulmadığında, kırılganlık inkâr edildiğinde hafıza, anlam üretmenin değil güç mücadelesinin hammaddesine dönüşüyor. Gillian Rose’un deyişiyle, yas yasa dönüşür — ama yalnızca gerçek anlamda tutulduğunda.

Tutulmayan yas, tutulmayan bir koşul olarak kalır. Ortak kırılganlığın değil, korku ve inkârın harcıyla inşa edilen her anayasal yapı, er ya da geç aynı derin fay hattında kırılır.

Anayasal barış, bu anlamda bir hukuki mühendislik projesi değil. O ancak, kendi kırılganlığını inkâr etmek yerine kabul ederek şiddet sarmalından çıkan, yaşayan ve nefes alan bir toplumsal dönüşümün hem ürünü hem koşulu olabilir.

Ve o dönüşümün adını artık biliyoruz.

Kategori:Genel

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir