Prof. Dr. Osman Can
Kürt Sorununun Kaynağı, Devletin Hafızasındaki Silinmez İz
Türkiye’nin bitmek bilmeyen siyasal sorunları, ki Kürt sorunu bunların başında gelir, pek çok meşru nedenlerle açıklanıp analiz edildi. Milliyetçilik, ırkçılık, sınıf mücadelesi dendi, “faşizan damar”dan söz edildi, emperyalist oyunlar dendi; yine Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan merkezileştirme politikalarına karşı ortaya çıkan tepkiden kaynaklandığı ifade edildi. Şoven, sosyal darvinist ideolojinin benimsenmesinin yol açtığı tektipleştirici politika tercihleri de nedenler arasında sayıldı. Muhtemelen hepsi doğru; en azından çoğunun bu süreçte esaslı katkılarının olduğunu düşünüyorum.
Bunun karşısına çıkarılan diğer argümanlar da belli: bölücülük, terör, vatana ihanet ve benzerleri. Herkes kendi pozisyonunun ne kadar haklı, ötekinin ne kadar hatalı olduğuna odaklanmış; yargılamada ötekini alt etmeyi hedef olarak tayin etmiş, en masum haliyle adalet terazisinin dengeye kavuşturmasını talep etmiş durumda, ki oldukça anlaşılabilir…
Peki gerçekte ötekinin ne kadar haksız olduğunu ortaya koyduğunuzda ve mahkûm edilmesini sağladığınızda bu ülkenin Kürt sorunu gibi temel sorunlarını çözmüş oluyor musunuz? İşte bundan çok emin değilim.
Yine, sadece konjonktüre bağlı bir çıkar/kazanç ortaklığını merkeze alan, silahların sustuğu ama yapısal ve epistemik şiddetin ve güvensizliğin varlığını sürdürdüğü bir uzlaşı temel sorunu ortadan kaldırabilecek nitelikte mi? Literatürde ‘Negatif Barış’ olarak adlandırılan bu salt çatışmasızlık halinin işe yaramayacağına, gerçek ve kalıcı bir barış üretemeyeceğine yönelik inancım çok daha güçlü.
Siyasette, akademide, sivil toplumda, uluslararası kurum ve kuruluşlardaki deneyimlerim ve araştırmalarım bana sorunun temelinde aynı zamanda psikolojik etkenin bulunduğunu gösteriyor.
Diğer bir ifadeyle bu ülkenin siyasal elitinin ve bunun dayandığı kurumsal ve toplumsal hafızanın derininde etkili bir “ruh hali” var. Ne yazık ki bu ruh halinin temel bileşenleri iyimserlik, güven ya da rasyonellik değil. Aksine, yıkım, yok oluş korkusu ve bunun biçimlendirdiği anayasal düzen tercihleri. Anayasalara yüklenen kurtarıcı misyonlar. Anayasaların makus talihi değiştireceği beklentisi. Öte yandan korku ve derin kaygının kaçınılmaz sonucu olarak homojen toplum tasarımı, katı merkeziyetçilik, inkâr ve asimilasyon, merkezi otoriteyi ötekiyle paylaşmayı yıkım ve yok oluşla özdeşleştirme; bu nedenle ne devlet idaresinde tabandan biçimlenen rasyonel bir irade oluşumuna, ne de siyasal yapılanmalar ve örgütlenmelerde iç işleyişte demokrasi ilkesine izin mümkün değil. Siyaset bu nedenle kurtarıcı karizmatik figürlerin yükselişine elverişli; devlet yönetimi öyle, toplum da aynı doğrultuda yumruğu masaya vuracak kurtarıcı beklentisi içinde, ona pirim veren, hızla ona göre hizalanan bir siyasi anlayışa sahip.
Koca ülkenin anayasal düzen tercihleri bu derin korku üzerine kurulu; adeta bir korku cumhuriyeti biçiminde örgütlenmiş.
Bu kadar ağır ve derin bir sorun, bir politik tercih mi? Ondan emin değilim. Bu bir çaresizliğin, içine girilmiş/düşülmüş, kendi kendini sürekli yeniden üreten bir patolojinin ifadesi gibi geliyor bana. Ve suçlama ve yargılama yerine anlama çabasını öne koymamız gerektiğini hatırlatıyor.
Üstelik bu yalnızca Türkiye’ye özgü bir durum değil. Büyük grup psikolojisi üzerine çalışan araştırmacılar — başta psikanalist Vamık Volkan — devletlerin ve toplumların da bireyler gibi ağır yaralanabildiğini, bu yaraların nesiller boyu taşınabildiğini (transgenerational trauma” ve kolektif davranışı derinden biçimlendirdiğini gösteriyor. Volkan bunu “seçilmiş travmalar” olarak adlandırıyor: toplumların, çözemedikleri büyük yıkımları kimlik belleğinin merkezine yerleştirip kuşaktan kuşağa aktarması. Türkiye’nin siyasal ruh hali, bu bağlamda son derece tanıdık bir tablo sunuyor.
Karşımızda, henüz yası tutulmamış ve şifası bulunamamış devasa bir psikolojik kırılma duruyor: Kurucu Travma, yani Balkanlarda katliama, sürgüne ve kitlesel kıyıma uğrayan Türk siyasal elitini biçimlendiren kurucu deneyim.
Bugün her siyasi tartışmada karşımıza bir çelik duvar gibi dikilen o meşhur “beka” söyleminin kökleri, bir zamanlar imparatorluğun kalbi olan Balkanlar’da yaşanan o büyük fiziki ve ruhsal yıkıma uzanıyor. Balkan Harbi, devlet seçkinleri için basit bir toprak veya askeri güç kaybı değildi. Bir varoluşsal çöküş, köklerinden sökülme ve ‘en küçük bir hata yaparsak tarih sahnesinden tamamen siliniriz’ dehşetinin iliklere kadar işlediği ontolojik bir travmaydı.
Peki, psikanaliz bize bu çapta bir yıkım hakkında ne söyler? Alexander ve Margarete Mitscherlich’in o sarsıcı kavramıyla ifade edersek; devlet aklı burada derin bir ‘yas tutma yetisizliği’ (Unfähigkeit zu trauern) yaşadı ve hala yaşıyor. Bu derece ağır bir travmaya maruz kalan ve yası tutulamayan bu yıkımla baş edemeyen özne —ki burada özne devlet aklı ve siyasal dinamiğin kurucu toplumsal katmanlarıdır— gerçekliğin o dayanılmaz ağırlığından kaçmak için dissosiyasyon yaşar. Devlet, dışarıda yaşadığı o büyük yok oluş korkusunu sağlıklı bir şekilde işleyemediği için derin bir güvensizlik halinde kendi içine kapandı ve ayakta kalabilmek için anayasal düzenini buna göre şekillendirdi, ona göre bir toplum mühendisliği projesini hayata geçirdi.
Yansıtma, Paranoya ve Megalomani Sarmalı
Psikolojinin şaşmaz bir kuralı vardır: Yasını tutamadığınız, yüzleşemediğiniz ve işleyemediğiniz travma yok olmaz; aksine sizi zehirler ve eninde sonunda kendinizden daha zayıf olana yansıtılır (projeksiyon).
Batı emperyalizmi ve Balkanlardaki yıkım karşısında derin bir çaresizlik hisseden ve neredeyse tamamı Balkan Türklerinden oluşan yönetici elit, bu ağır güçsüzlük kompleksini sağaltamadığı için öfkesini ve korkusunu içerideki farklılıklara yöneltti. Anadolu elde kalan son kaleydi ve aynı travmanın orada yaşanmasına izin verilemezdi. Temizlik, bu travmanın biçimlendirdiği ve motive ettiği temel siyasal reçeteydi. Bu reçete üstelik 19. yüzyılın geçerli düşünce seti olan sosyal darvinizme de uygundu. 1915’te yaşananlar bu projeksiyon mekanizmasının en ağır ve trajik tezahürüdür. Burada bir parantez açmak zorunludur: Psikolojik bağlam bir olayı anlaşılır kılabilir, ama asla aklamaz.
Yarayı anlamak, yarayı meşrulaştırmak değildir. Dışarıda ezilen siyasal elit içeride ezerek ayakta kalmaya çalıştı. Farklılıklar —etnik, kültürel, dinsel— bir zenginlik olarak değil, her an o büyük felaketi tekrarlatabilecek, devleti içerinden çökertecek potansiyel tehlikeler olarak algılandı. Böylece dışarıdaki düşmanın yerine içerideki “Kurucu Öteki” ikame edildi. Önce gayrimüslimlerdi bu; Anadolu onlardan (neredeyse) temizlenince bu öteki hızla “Kürt” olarak güncellendi.
Bu durum toplumu ve devleti kronik bir paranoyaya sürükledi. Her an ihanete uğrayacağı, arkadan hançerleneceği ve bölüneceği korkusu, devletin gündelik politikası haline geldi. Ve bu güvensizlik, devletin zihninde son derece tehlikeli, şizofrenik bir yarılma yarattı: Rasyonellik ve irrasyonellik iç içe geçti; bir yandan Batıcı, öte yandan Batı’dan ölümüne korkan; bir yandan doğulu, öte yandan doğululuğu terk etme çabasında, onu içten aşağılayan; bir yandan demokratik ve hukuk devleti olma iddiasında, öte yandan bunlarla bağdaşması mümkün olmayan şoven ve dışlayıcı tercihlere ölümüne tutunan bir ruh hali. Kısacası, derin korkunun yol açtığı ağır değersizlik duygusuyla bundan çıkmanın biricik yolu olarak sarıldığı megalomani arasında sancılı bir iniş-çıkış. Yorucu ve tüketici aynı zamanda…
Türkiye siyaseti yüz yıldır bu cenderede nefessiz kalmıştır. Bu ikili baskının altında sıkışıp kalan bünyeye yakından bakıldığında, dış kabuk ne kadar sert görünürse görünsün, içeride son derece kırılgan ve yaralı bir özne bulunur.
Karşı Tarafın Yarasına Bakmak
Ama burada durmak ve diğer tarafın yarasına da bakmak gerekiyor. Çünkü bu tablo tamamlanmak istiyorsa, yalnızca devletin patolojisini değil, bu patolojinin hedefi olan toplumun deneyimini de görmemiz şart.
Yüzyılı aşkın süredir inkâr, asimilasyon ve zaman zaman doğrudan kıyımlara maruz kalan; defalarca isyan edip yenilgiye uğrayan, son kırk yılını ağır bir silahlı çatışmanın ortasında geçiren Kürt toplumu da tarifsiz bir psikolojik ağırlık taşıyor. Dersim’de ve Zilan’da tarifi mümkün olmayan ağır yıkımlara maruz kalan, dili yasaklanan, adları değiştirilen, köyleri boşaltılan, yitirdiklerinin yasını bile kamuya açık tutamayan insanların hafızasında derin yaralar var. Bu yaralar da işlenmemiş; bu yas da tutulmamış. Dolayısıyla karşımızdaki tablo yalnızca bir tarafın patolojisi değil, birbirinin yarasını derinleştiren ve birbirini sürekli yeniden üreten, iki taraflı bir acının birikmesidir. Ve bu gerçekle yüzleşmeden kurulacak her “barış”, temelsiz bir inşaatın kaçınılmaz kaderini —çöküşü— yaşamaya mahkûmdur.
Bu birikmiş ağırlık, yalnızca toplumların birbirine olan ilişkisini değil; devletin toplumla kurduğu ilişkiyi ve siyasal sözleşmenin doğasını da kaçınılmaz biçimde şekillendirmiştir.
İşlenemeyen Yas ve “Negatif Toplum Sözleşmesi”
Devletin, kendisini daimî bir “ayık vasi”, toplumu ise her an hata yapabilecek “potansiyel bir tehdit” olarak gördüğü bu yapıda, özgür iradeye dayalı, demokratik bir toplumsal sözleşme kurulabilir miydi?
Klasik demokrasi teorilerinde toplum sözleşmesi; özgür bireylerin ve farklılıkların bir araya gelerek ortak bir gelecek inşa etmek üzere uzlaşmasıdır. Oysa Türkiye’nin genetiğine işleyen sözleşme, bir uzlaşma veya özgürlük metni değil, bir “hayatta kalma” mekanizmasıdır. Bu bir “Negatif Toplum Sözleşmesi”dir.
Ortada tarafların özgür iradeleriyle imzaladıkları pozitif bir akit yoktur. Karşımızdaki tablo; yurtsuz kalma ve yok olma korkusunu iliklerinde hisseden bir toplumun, kaos endişesiyle devletin o ağır vesayetine gösterdiği “sessiz bir rıza” halidir. Toplum, ‘devlet olmazsa yok oluruz’ korkusuyla özgürlüklerinden feragat etmeyi, farklılıklarını törpülemeyi bir ehvenişer olarak kabullenmiştir. Hal böyle olunca da anayasa; yapısal adaletin ve güvenin tesis edildiği pozitif bir zemin olmaktan çıkmış, herkesin birbirine şüpheyle baktığı, güvensizliğin kurumsallaştığı kalıcı bir “ateşkes” metnine dönüşmüştür. Çünkü özgür iradenin yokluğuna, yani gönülsüz birlikteliğe dayanan bir ‘Negatif Toplum Sözleşmesi’, doğası gereği ancak dondurulmuş ve her an çökmeye müsait bir ‘Negatif Barış’ üretebilir.
1921 Parantezi ve Tekerrür Eden Tarih: Temizlenmeyen Cerahat
Eğer travmanın ve o derin paranoyanın sağaltılmaması halinde neler olabileceğini görmek istiyorsak, 1921 Anayasası’nın sadece ruhuna değil, akıbetine de bakmalıyız.
1921, varoluşsal bir tehlike karşısında mantığın ve ortak kaderin dayattığı; yerel dinamikleri ve farklılıkları tanıyan tarihi bir “Kürt-Türk ittifakı” belgesiydi aynı zamanda. Normatif zemini güçlüydü: ortak kader, yerel özerklik ve farklılıkların tanınması ilkelerine dayanıyordu. Ama bu normatif zeminin altında sağlam bir kurumsal iskelet yoktu ve tam da bu yüzden, şartlar değiştiğinde o ruh korunamadı.
1922’nin sonlarına doğru o ortaklık neden hızla rafa kaldırıldı? Neden kardeşlik unutuldu ve farklılıkların katı bir inkarına geçildi?
Cevap yine o işlenemeyen travmada gizlidir. Zafer kazanılıp akut tehlike geçtikten hemen sonra, devlet aklının bilinçaltındaki o derin korku, Ankara’da konsolide olan ve uluslararası düzlemde de meşruiyetini sağlayan otoritenin kurumsal ve siyasal tercihlerini biçimlendirdi. Ötekine karşı güvensizlik, derin korku ve kaygı, tüm gücün ve kaynakların Ankara’da toplanmasını, Ankara’dan kontrol edilmesini tek geçerli seçenek haline getirdi. Buna paralel olarak iyileşmeyen yara, eski müttefiklerini anında “yeni potansiyel tehditler” olarak kodladı. Psikolojinin kuralı siyasette de işledi: Cerahat temizlenmezse, yara üstten ne kadar kabuk bağlarsa bağlasın, en ufak bir sarsıntıda hastalık nükseder. Travma işlenmediği için şartların değişmesiyle müttefik düşmanlaştırıldı ve anayasal düzen buna göre yeniden dizayn edildi. 1924’e giden yol, travmanın geleceği esir almasının ve “Negatif Toplum Sözleşmesi”nin kalıcılaşmasının yoludur.
Tam da bu yüzden, bugünlerde telaffuz edilen çözüm veya barış arayışlarına bu psikolojik mercekten bakmak hayati bir önem taşıyor. Açıkça ifade etmek gerekir ki; kurucu travmanın o derin ve sarsıcı yaraları sağaltılmadan, devlet aklının varoluşsal korkuları anayasal bir güven zemininde giderilmeden atılacak her adım, maalesef toplumun kılcal damarlarına inemeyecek ve kapalı kapılar ardında yapılmış bir “elitler paktı” olmaktan öteye gidemeyecektir. Uluslararası dinamiklerin dayattığı soğuk bir rasyonellikle bu tür süreçler bir süre ayakta kalsa bile, o dış dinamikler değiştiğinde halının altına süpürülen travma ve güvensizlikler tüm şiddetiyle yeniden patlamaya mahkûmdur. Unutmayalım, travmalar işlenmediğinde kuşaktan kuşağa da aktarılıyor…
Sonuç: Cumhuriyeti İyileştirmek
Tarihin bize gösterdiği bu klinik tecrübe, bugün barış ve demokratikleşme arayanlara aslında yepyeni bir perspektif sunuyor: Karşımızda sadece pürüzsüz bir “kötülük” veya katı bir ideoloji yok; iki yüzyıllık yenilgi ve yüz yıllık yok olma kaygısınca biçimlenen bir siyasal tercih ve bunun politik ve toplumsal taşıyıcıları var. Ağır travmanın zehirlediği bir durum var; kısacası “faşizan damar” olarak nitelendirilen dış duvarın arkasında ciddi bir kırılganlık var.
Korkuyla hareket eden, parçalanma paranoyası yaşayan bir bünyeye daha fazla basınç yapmak, sadece onun güvenlikçi reflekslerini tetikler. Çözüm; bu korkuyu beslemek değil, devleti “kurucu travmalarından” ve o derin korkusundan anayasal bir güvenceyle arındırarak demokratikleştirmektir. Siyasetin yeni dili, devleti yenmek değil, onu korkularından özgürleştirerek iyileştirmek olmalıdır — Kürdü yenmek de değil.
Bu topraklarda yüz yıldır sürdürülen homojenleştirme politikaları, Cumhuriyeti “tek sütunlu” bir yapıya hapsetmiştir. Sadece tek bir etnik, kültürel veya ideolojik sütun üzerine inşa edilen bir devlet mimarisi, kaçınılmaz olarak kendi karşıtını, kendini travmatik reaksiyonlarını haklı gösterecek dirençleri üretti. Bunun sonuçları ortada.
Konuya bu şekilde bakıldığında ortada zafer yok, yenilgi yok, haklı veya haksız yok. Herkesin kendince haklı olduğu, kendi haklılığına kutsal gibi sarıldığı için ötekinin de aynı ölçüde haksız göründüğü; dolayısıyla hem canavarlaştığı hem de ötekinin canavarlaştırıldığı bir siyasal realite ve bunun ağır bilançosu var. Ve eğer o öfkeli canavarın maskesinin ardına bakabilirseniz, her iki tarafta da aynı yüzü görürsünüz: kırılgan, ağır yaralı, büyümesini tamamlayamamış bir çocuk.
Ve ötekinin haksızlığına odaklandığınızda, bu bilanço total bir tükenişten başka bir şey olmayacak, emin olun.
Ama Anadolu coğrafyası yengi-yenilgi üzerinden sağlıklı bir birliktelik inşa etmeye elverişli değil. Osmanlı son yüzyılında yapamadı, Cumhuriyet de yapamadı, yapamaz da.
Politik sorunların çok karmaşık temelleri vardır, yoğun ve oldukça soğuk ve mesafeli bir analiz gerektirir. Her şeyi çözmeyiz, ama anlama ve fark etme, ötekinin yarasına odaklanma ve çok dikkatli bir şekilde dokunabilme bence çok önemli.
Kabul edelim ki, bu toprakların sakinleri ağır hasta, ağır yaralı. Suçlama ve savunmaların, en azından iyileşme aşamasında esaslı bir yol katedip, kolektif yas tutabilme becerisini geliştirene ve yüzleşme gücünü kazanana kadar, hiçbir iyileştirici faydasının olmayacağı bir gerçekliğin içindeyiz.
Kurucu travmamızla yüzleşme, yüzyıllık gecikmiş yasımızı birlikte tutma ve o iltihaplı cerahati temizleme vaktidir. Eğer her an çökmeye mahkûm bir ‘negatif barış’ sarmalından çıkıp kalıcı bir toplumsal barış inşa edeceksek; önce sanırım kurucu travmadan ‘kurucu yas’ ile arınmalı, ardından bizi hakiki bir ‘Pozitif Barış’a taşıyacak ‘Pozitif Toplum Sözleşmesi’ aşamasına geçmeliyiz.
Ki bu da hukukçuluğu aşan çok katmanlı ve çok incelikli bir anayasal mühendislik gerektirir.
Bir kere de bu şekilde ilerleyelim, ne dersiniz?
İlk Yorumu Siz Yapın